Önce övgüler düzdüm kitaba. Bu karaladıklarının ölümünden tam 11 sene sonra keşfedildiğini bilmesem, vay be Kraliçe, ne şov yapmışsın diyecektim yazara. İşte, NYT’in 21. Yüzyılın en iyi yüz kitabı listesine girmiş, vallahi de hak etmiş falan diyordum ki, bir noktadan sonra okuduğuma bin pişman olmaya başladım. Neden mi? Yani ne bileyim, hayatın gerçekleri böylesine sert, böylesine acımasızca insanın yüzüne vurulmamalı sanırım ya. Şahsen ben taşımakta çok zorlandım.
Amerika Birleşik Devletleri’nin farklı eyaletlerinden, bir sürü kadının öyküsünü kaleme almış yazar. Göçmen, alkolik, bağımlı, acılı, yaralı, dışlanmış.. Bir öykü kitabı değil, sanki bir kimlik pazarı. Kitap insana ne söylüyor biliyor musunuz? Hani bazen iç çekip sorarız ya “Yahu bu dünyada hiç mi güzel bir şey olmaz?” Kitap aynen şöyle cevap veriyor: “ Evet, olmaz, al işte kanıtı.” Kadınlar yarı yolda bırakılır, kadınlar tecavüze uğrar, kadınlar yükleri ile baş başa kalır, kadınlar, kadınlar, kadınlar… Kitap bitince rahat bir nefes aldım. Oh dedim neyse ki bitti, daha fazla tahammül edemeyecektim böylesi bıçak gibi keskin gerçeklikleri okumaya. Ama yalan tabi, bin sayfa sürse de okurdum çünkü insanı içine çeken bir dili var yazarın. Acaba şimdi ne anlatacak dedirten bir akışı var. Bir kitabı yarım bırakamayıp bitirmeye zorladığımız zamanlar vardır. İşte bu kitabı okurken böyle bir çabanın ne kadar yersiz olduğunu farkettim bir kez daha. Çünkü sizin için yazılmış bir kitap(Borges’in deyimi bu) sizi zaten battaniye gibi sarıyor, içinizi dolduruyor, peşinden sürüklüyor.
Çok dağınık anlattığımın farkındayım, fakat zihnimin içi de böylesine dağınık zaten. Çok sarsıldım, çok etkilendim ve tetiklendim. Sevgili okur, bu kitabı okuma. Hiç gereği yok. Kitap çok ama çok güzel, ama yine de okuma.