Sabahattin Ali’nin Kuyucaklı Yusuf romanı, Yusuf’un henüz dokuz yaşındayken anne ve babasını bir eşkıya baskınında kaybetmesiyle başlıyor. Ardından, kaymakam Salahattin Bey tarafından evlatlık edilip Nazilli’den Edremit’e gidişleriyle olaylar gelişiyor. Kitap gayet akıcıydı ve uzun zaman sonra Sabahattin Ali okumayı çok özlediğimi fark ettim.
Türk aile yapısında babalar, hepsi için geçerli olmasa da, geride, ilgisiz ve evlatlarına eğitim vermekten çok uzaklar bence. Ve tamam, belki o çağda gerçekten bütün erkekler böyleydi; fakat Salahattin Bey’in ilgisizliği, yalnızca işten eve gidip gelmesi, karısına söz geçirememesi ailede ciddi bir kopukluk yaratıyordu. Bu yüzden kitapta en sevmediğim karakterler Salahattin Bey ve eşi oldu.
Kuyucaklı Yusuf’a da kızmadım desem yalan olur. Kaymakamın oğlu olması dışında kendisine hiçbir şey katmaması, eğitim almak ya da yönünü bulmak için çaba göstermemesi beni rahatsız etti. Evet, yaşadığı şartlar onu böyle yapmış olabilir; ama çabalarının hep düşüncede kalması, harekete geçmemesi bana eksiklik gibi geldi. YKY baskısının 200. sayfasında geçen şu cümle de aslında Yusuf’u özetliyordu bana göre:
“Bütün hayatında kendine göre bir iş bile yaptığını hatırlamıyor, bu ömrü başka birinin yaşadığını sanıyordu. Çocukluğu, delikanlılığı, etrafıyla olan münasebetleri hep yabancı bir dünya ile yapılan temaslara benziyordu. Şimdi o, kendisine bu kadar uzak bulduğu bu dünyada ne kadar müthiş azaplar çekiyordu.”
Yusuf belki köyünden, özünden koparılmıştı; ama kendi hayatına da sahip çıkmadı. Bu yüzden ona eleştirel yaklaştım.
Burada benim bir düşüncem var, tartışmaya çok açık olacak, belki de böyle düşündüğüm için kızacaksınız bana ama… Bir insanın annesi bu hayatta çok belirleyici. Annesi kendini sorgulamayan, hatalarını fark etmeyen, çocuk