Bizler bazen haddimizi aşarak, adına "dürüstlük" ya da "doğru sözlülük" dediğimiz bir yanılgının arkasına sığınıyor ve günahlarımızı aşikar edebiliyoruz. Oysa bu, tamamen kendi zihnimizde uydurduğumuz, vicdanımızı rahatlatma çabasından başka bir şey değildir. Evet, yalan söylemeyelim; fakat dürüst olacağız diye günahlarimizi normalleştirip etrafa da yaymayalım. İşlediğimiz hatalara başkalarını şahit yazmayalım.
Rabbimiz, ahirette kulunu hesaba çekerken bile merhametiyle onu muhafaza eder, kimsenin önünde mahcup etmeyip günahını gizler. Nitekim bir hadis-i şerifte şöyle buyrulur:
"Ben senin bu günahlarını dünyada başkalarından gizlemiştim, bugün de onları senin için bağışlıyorum." (Müslim, Tevbe, 52)
Allah bize karşı bu kadar latif ve merhametliyken, bizler o günahları aşikar etmek için adeta elimizden geleni yapıyoruz. Kendi affedilme kapımızı, kendi ellerimizle kapatma cüretinde bulunuyoruz. Hadi bir gaflete düştük ve o günahı işledik; peki neden onu insanlara ilan ediyoruz?
Üstelik bu durum sadece büyük günahlar için geçerli değil; bizler küçük günahları da çok hafife alan insanlarız. Biliriz ki kalpte "süveyda" denilen küçücük, siyah bir nokta vardır. İnsan günah işledikçe o leke büyür ve nihayetinde kalp mühürlenir. Bizler de o "pembe yalan" deyip geçtiğimiz küçük günahlarla, damlaya damlaya göl olur misali kalbimizdeki o siyahlığı büyütüyoruz.
Üstelik bunları dile getirmekten, anlatmaktan hiç gocunmuyoruz. Kendi eliyle o gizlilik perdesini yırtanlar hakkında Allah Resulü (s.a.v.) bizleri şöyle uyarır:
"Ümmetimin hepsi affa mazhar olabilir, ancak günahı alenen işleyenler ve günahını ifşa edenler müstesna. Bir kişinin gece bir günah işleyip, Allah onu setretmişken, sabah kalkıp 'Dün gece şöyle şöyle yaptım' demesi bu perdeyi yırtmaktır. Oysa Rabbi