Ölümden söz ederken aslında neden söz ederiz? Aramızdan ayrılan kişiden mi, yoksa kendimizden mi? Yoksa yokluğun kendisinden mi? O denli yok ki, her boş anı yokluğuyla dolduruyor.
Onun bugüne kadarki varlığı, benim kendi varlığımı, çocukluğumun varlığını doğruluyordu. Öte yandan yokluğu hafızanın tüm mekanizmasını harekete geçiriyor. Uzun zamandır aklıma gelmeyen şeyler şimdi uyanıyor, onları ben uyandırıyorumtüm bunların gerçekten olup bittiğinden emin olabilmek için. İstemli ve istemsiz bellek birlikte çalışıyor ve anıların paslanmış çarkını harekete geçiyor, net görülmeyen yerleri temizliyor veya uyduruyor. Kabul etmeliyiz ki bu, vefat edene yönelik bir bellek çalışması olduğu kadar, kendimize de yöneliktir, benmerkezci, bir anlamda kendimizi kurtarmaya, birinin gidişinden sonra hayatta kalışımızı anlamlandırmaya yönelik bir uğraştır.
Bizi çocuk olarak hatırlayan son kişi de gittiğinde hâlâ var olduğumuz söylenebilir mi?
Prøysen'ın Lambadaki Ardıçkuşu romanındaki Gunvor'ın şakağında bir yara izi vardır. O, sık sık bu yaraya dokunur, yarasını sevip okşar.
Yaramı sevip okşuyor muydum ben? Yaramı sevip okşamamak, onu arkada bırakmak, şu aptal kurban rolünden sıyrılmak kurtuluş olmaz mıydı? Olurdu.
Ama bunun aileyle barışmakla bir alakası yoktu. Buna inanmıyordum. Annem, Astrid ve Åsa buna nasıl inanabilirdi?
Yazı yollandı. Okunabilir. Savaş meydanına sürülmüştüm. Kendimi arabada, otobanda, şehirde olduğumdan, özellikle de evimde olduğumdan daha ulaşılamaz hissettiğim ıssız ve beyaz ormanda kalmalıydım, pencerelerde ışık varsa, arabam girişte park edilmişse, köpeğim tasmasıyla kaldırımda bekliyorsa, evden sesler geliyorsa, kışın kar yağdığında, kardaki ayak izlerin den evimin elli metre ötesinden geçen otobüsteki yolcular, kal- dırımdaki yayalar ve komşularım evde olduğumu anlıyorlardı. Telefona cevap vermeyebilirdim, internete girmeyebilirdim. yorganın altında yatabilirdim, uzaklardaymışım gibi davranabilirdim ancak birileri semtime uğrayacak olup da kardaki ayak izlerimi görürse orada, içeride olduğumu anlardı. Belki biri gelir, zili çalar, kapıya vururdu, belki biri evin arkasına geçip veranda kapısına vurur ve öfkeyle, buyurgan bir biçimde adımı haykırırdı: Bergljot!
Sağlıklı biri olmak neye benziyordu acaba?
Sağlıklı biri olmak, sakatlanmamış biri olmak nasıl bir şeydir bilmiyordum, kendi deneyimlerimden başka bir şey yoktu elimde. Kötü rüya görüp de geceleyin uyandığımda Lars'a sokulur, sağ kolumu onun sırtına atar, onun rüyalarını kapmaya çalışırdım, onunkilerin huzurlu olduğundan emindim. Onun zararsız rüyaları kafama aksın diye zihnimi bütünüyle Lars'a açmaya çabalar, uyuyan bedeninden rüyalarını emmeye çalışırdım ama olmazdı, bir kapı yoktu, kendi içimde kilitli kalmıştım ben.