Masa lambasını yaktı Ekmel bey. İçeriye tatlı bir sarı ışık doldu. "Mutsuzluğumuzun önemli bir nedeni şu floresan lambalar," dedi, "beyaz ışık yasaklansa milletçe depresyonu yeneceğiz."
Suzan "aşk acı sevmeye benziyor" demişti, "yakıyor, biliyorsun ama yine de gidip aşık oluyorsun."
Oysa hep aynı acı ağzındaki Suzan'ın. Abim acısı.
Abim çok acı.
Suzan, abimi seven kadınlar arasında benim tek sevdiğimdi. Şimdi abimin sapladığı bıçağı sırtında gezdiren kadın olmuş. Her aşkın başında ve sonunda defter tutuyormuş. Dağ gibi yığıldıkça defterler, geçmiş geri gelmiyor.
Sızı duruyor durduğu yerde.
Bir türlü tadamadığım yabancı bir duygunun pençesine düşmek istiyordum: böylece yaşadığımı hissedebileyim; günah, şehvet, acı, pişmanlık, suçluluk kavursun içimi. İçimdeki ve evimdeki boşluk dolsun. Beni yakan ateşi saklamak olsun işim. Günler daha hızlı geçer. Zaman anlam kazanır. Kızıma duyduğum sevgi kendini yeniden belli eder, suçlulukla.
Diyelim ki geldi, istediğim kadın. Lar hatta. Ne istiyorum bir kadından ben? Bunu çok düşündüm.
Aşk aramıyorum artık, çok aradım vaktiyle. Dinlemeye değer bir kadının anlatacakları, hayatın melankolik bir toplam olduğunu göstersin bana, yeter. Fazlasını kaldıramam.