ÖLÜM, YAŞAMIN KARŞITI OLARAK DEĞİL
PARÇASI OLARAK VARDIR
Bir kez sözcüklere döküldüğünde klişe görünüyor, ama o zamanlar bunu sözcükler değil, içimde bir düğüm olarak hissediyorum. Ölüm, kağıt ağırlığının içinde de vardı, bilardo masasının üstünde sıralanmış kırmızı-beyaz dört topun içinde de. Ve hayatımız boyunca onu ince bir toz gibi ciğerlerimize çekip duruyorduk.
Ölüm, diye düşündüm; ama ölüm gerçekler gibidir ve iki kelimenin birinci sınıf konforu içinde bir kıtadan diğerine uçarız, ama altımızda karanlık dünyaya ve denizler varken kelimelerin kendisinden ayrılıp anlamlarının üzerine paraşütle atlama zamanı geldiğinde paraşüt açılmaz ve elimiz kolumuz bağlı kalırız ya da hedefimizden uzağa sürükleniriz ya da aşağı doğru karanlığın içine bakar, korkuya kapılıp kelimelerin konforundan ayrılmayı reddederiz.
Bir şeyi değiştirme isteğinin çabucak bir değişim ortaya çıkarmadığına inanmak her zaman zordur. Biz hastanenin önündeki çimenlerde panayır havasında neşeyle alem yapıp yakut renkli şurubu ve dondurmaları mideye indirirken İkinci Koğuş niye hala vardı? Yalnızca bir dizi ipek mendil seyrettik diye, niye hala sihirbazın hile becerilerini ortaya koyuyor olmadığını farz ediyor ve bu yüzden sonunda hileye inanmayı reddediyorduk ki?