Yaşamak kitabını okurken kendimi bir hikâyenin içinde değil de, hayatın tam ortasında yürüyormuş gibi hissettim. Yu Hua öyle sade ama bir o kadar da sarsıcı bir dil kullanmış ki, anlatılan acılar abartıya kaçmadan insanın içine işliyor. Kitabın en etkileyici yanı da bu zaten: bağırmadan, dramatize etmeden, insanı derinden sarsabilmesi.
Fugui karakteri bana göre sıradan bir insan gibi başlayıp zamanla hayatın yükünü taşıyan güçlü bir figüre dönüşüyor. Onun başına gelenleri okudukça “bu kadar da olmaz” dediğim anlar oldu ama sonra düşündüm; hayat gerçekten de bazen tam olarak böyle acımasız ilerleyebiliyor. Zenginlikten yoksulluğa düşüşü, ailesini birer birer kaybetmesi ve buna rağmen hayata tutunmaya devam etmesi beni en çok etkileyen kısımdı.
Kitap bana şunu fark ettirdi: İnsan aslında sandığından çok daha dayanıklı. Her şeyini kaybetse bile yaşamaya devam edebiliyor. Ama bu devam edişin içinde büyük bir yalnızlık ve kabulleniş de var. Fugui’nin hikâyesinde en ağır gelen şey sadece yaşanan kayıplar değil, o kayıplarla birlikte sessizce yaşamaya devam etmek zorunda kalmasıydı.
Açıkçası bu kitap bana hayatın ne kadar geçici olduğunu bir kez daha hatırlattı. Sahip olduğumuz şeylerin bir anda elimizden kayıp gidebileceğini ve geriye sadece yaşadıklarımızın kaldığını düşündürdü. Okuduktan sonra uzun süre etkisinden çıkamadım; insanı içine kapanmaya ve hayatı sorgulamaya iten bir tarafı var.