Körlük benim için sadece bir roman değil, insan doğasına tutulmuş sert ve rahatsız edici bir aynaydı. Kitabı okudukça fark ettiğim şey şu oldu: Saramago bize körlüğü anlatmıyor, aslında zaten kör olduğumuzu yüzümüze vuruyor.
Romandaki “beyaz körlük” fikri özellikle çarpıcı. Çünkü alıştığımız körlük karanlıktır, burada ise her şey bembeyaz. Bu bana şunu düşündürdü: Biz aslında görmediğimiz için değil, yüzeysel şekilde çok şey gördüğümüz için körüz. Günümüzde bilgiye bu kadar kolay ulaşırken hiçbir şeyi derinlemesine anlayamamamız da bu duruma benziyor. Yani sorun gözlerde değil, algıda.
Karantina süreci ise kitabın en sarsıcı kısmıydı. İnsanların kısa sürede düzeni kaybedip güç savaşına girmesi, yiyecek üzerinden bir tahakküm kurmaları ve bunu sömürüye dönüştürmeleri bana medeniyetin ne kadar ince bir tabaka olduğunu gösterdi. Açlık, korku ve belirsizlik birleştiğinde insanların ne kadar hızlı değişebileceğini görmek rahatsız ediciydi. Burada asıl korkutucu olan şey, bunun çok “gerçekçi” hissettirmesiydi. Yani bu insanların farklı değil, aslında bizden biri olması.
Kitapta isimlerin olmaması da benim dikkatimi çeken önemli bir detaydı. Karakterler isimleriyle değil, rolleriyle var: doktor, karısı, ilk kör olan adam… Bu durum bana kimliğin ne kadar kolay silinebileceğini ve insanın bir anda sadece “işlevine” indirgenebileceğini düşündürdü. Birey olmaktan çıkıp bir durumun parçası haline gelmek, belki de kitabın en sessiz ama en güçlü eleştirilerinden biri.
Doktorun karısı karakteri ise benim için kitabın vicdanıydı. Gören tek kişi olması, ona bir güç değil, aksine ağır bir yük veriyor. Her şeyi görüp her şeye müdahale edememek, aslında en zor durum olabilir. Onun yaptığı kritik müdahale—zulmeden lideri öldürmesi—beni şu soruyla baş başa bıraktı: Bu bir cinayet mi,