Yüzümün durgun sudaki yansımasına eğildim. İncecik akıntıyla usulca kımıldayan, eğrilip bükülen yüzeydeki öteki ben'imi gördüm. Zamanın içinde eyleşen cismimi. Belleğimi. Ben olan ve olmayanı. Tanıyabilmek için iyice yaklaştım ona. Bir zamanlar bana çok yakın görünen ama nedense artık yüzümden yüz çevirmiş bulunan bu adamın gözlerine baktım uzun uzun. O kadar yakından , doğrudan ve uzun baktım ki yabancılaştı bakışları. İri, hareli, yeşil, berrak yüzeylerindeki ışık karardı ve bu karanlık beni kuvvetle kendine çekerek içimin derinliklerine doldu. Kendimi geri almaya çabaladım ama başaramadım. İnanılmaz bir hızla boşluğa yuvarlandım. Yutuldum.
Stoacılara göre insanların mutsuzluğu büyük oranda, neyin değerli neyin değersiz olduğunu tam bilmemelerinden kaynaklanır. Bu kafa karışıklığından dolayı, ömürlerini kendilerine mutluluktan ziyade endişe ve dert getiren şeyler peşinde harcarlar.
Yalnızlığımın kapıları sonsuzluğun bahçelerine açılıyor, ama hayallerimde bile yok gelen giden- gene de yararsız şeylere sonsuza dek açık kalacak, ebediyen, sahteliği seyredecek o demir parmaklıklar...