Nedense hepimiz yalnızca sevmek, kabullenmek, işlerin kolayını bulmak, çatışmadan kaçınmak üzere yetiştiriliriz. Veronika her şeyden nefret ediyordu ya, en çok da yaşamını sürdürmüş olduğu biçimden, içinde barındırdığı yüzlerce Veronika'yı keşfetmeye zahmet etmeyişinden tiksiniyordu. Oysa orada kim bilir ne ilginç, ne meraklı, ne cesur, ne küstah, ne deli kızlar duruyordu.
"Deli olmak ne demek, bilmiyorum." diye fısıldadı. "Ama deli olmadığımı biliyorum. Başarısız bir intihar girişimi benimkisi, hepsi bu."
"Kendi dünyasında yaşayan herkes delidir. Şizofrenler, piskopatlar, manyaklar. Yani başkalarından farklı olanlar."
Yaşamı boyunca pek çok kez fark etmişti Veronika, tanıdığı bir sürü insan başkalarının başına gelen korkunç olaylardan sanki gerçekten üzgünmüş ve yardım etmek istiyorlarmış gibi söz ederlerdi ama işin gerçeği başkalarının acılarımdan zevk aldıklarıydı; çünkü böylece kendilerinin mutlu ve şanlı olduklarına inanabiliyorlardı.
Bilirim ama biz alışmadık ki bu çeşit sevince. Bilemeyiz ki bu çeşit sevincin tadını tatmadık ki. Düşünmeye başlayalı beri bir gün sarhoş olmadan gülmedik ki.
Oliver bana bakıyor. "Jess'i özlüyor musun?
"Evet. O benim arkadaşımdı."
"Peki o zaman neden bunu göstermiyorsun?"
"Neden göstermem gerekiyormuş?" diyorum dikleşerek. "Eğer hissettiğimi ben biliyorsam bu yeterlidir. Hiç herkesin ortasında histeri krizleri geçiren birini görüp de gerçekten kendini kötü mü hissediyor, yoksa kötü hissettiğini başkaları da görsün diye mi bunu yapıyor şeklinde düşündüğün olmadı mı? Tüm dünyaya gösterirsen ben bunun o duyguyu hafiflettiğine inanıyorum. Bunun saflığını bozar."