Affetmenin yükünü gerçekten taşıyabilecek kadar güçlü müyüm, yoksa kin tutmanın ağırlığı artık beni fazlasıyla yorduğu için mi affediyorum, bunu bazen ben bile ayırt edemiyorum. İnsan bir noktadan sonra kırgınlığını sırtında taşımaktan yoruluyor; öfke, sessizce içini kemiren bir ağırlığa dönüşüyor. Belki de affetmek bir erdem değil, yalnızca hayatta kalma biçimi. Çünkü bazı acılarla yaşamak, onları beslemekten daha kolay geliyor insana.
Beni asıl yaralayan şey, insanların birbirlerinden vazgeçme hızları. Birini hayatından çıkarırken arkasına bile bakmadan ilerleyebilmeleri. Sanki kimsenin yeri gerçekten doldurulamaz değilmiş gibi; sanki her bağ, küçük bir boşlukta kolayca telafi edilebilirmiş gibi. Ben kimsenin yerini doldurmak istemiyorum. Kimse de benim yerime geçsin istemiyorum. İnsanlara, yalnızca var oldukları için verdiğim değerin sıradanlaşmasını kabullenemiyorum.
Benim için her bağ tektir, her duygu biriciktir.
Aynı kelimeleri farklı insanlara söylemek, aynı hisleri tekrar tekrar yaşamak bana sahte geliyor. Veda etmeyi bilmeyen ruhların, bunu altın kaplamalı cümlelerle süslemesine de artık tahammül edemiyorum. Giderken incitmemeye çalışmak yerine, kalırken değer vermeyi öğrenmeleri gerekirdi belki de. Ama çoğu insan, varlığın kıymetini ancak yokluğun sessizliğiyle anlıyor.
Benden vazgeçen insanların değeri de sevgisi de bir anda silinmiyor. Çünkü kalp, akıl gibi çalışmıyor; bir düğmeye basıp her şeyi kapatamıyorsun. Yine de şunu fark ediyorum: benim yokluğum onların hayatında sıradan bir gün gibi geçip gidiyor. Belki bir pazar akşamı kadar kısa, belki hafif bir esinti kadar önemsiz.
Belki de sorun affetmek değil, fazla anlam yüklemekti. İnsanlara, kendilerinin bile taşımaya niyeti olmadığı anlamlar verdim. Şimdi geriye dönüp baktığımda, susarak