Affetmenin yükünü gerçekten taşıyabilecek kadar güçlü müyüm, yoksa kin tutmanın ağırlığı artık beni fazlasıyla yorduğu için mi affediyorum, bunu bazen ben bile ayırt edemiyorum. İnsan bir noktadan sonra kırgınlığını sırtında taşımaktan yoruluyor; öfke, sessizce içini kemiren bir ağırlığa dönüşüyor. Belki de affetmek bir erdem değil, yalnızca hayatta kalma biçimi. Çünkü bazı acılarla yaşamak, onları beslemekten daha kolay geliyor insana.
Beni asıl yaralayan şey, insanların birbirlerinden vazgeçme hızları. Birini hayatından çıkarırken arkasına bile bakmadan ilerleyebilmeleri. Sanki kimsenin yeri gerçekten doldurulamaz değilmiş gibi; sanki her bağ, küçük bir boşlukta kolayca telafi edilebilirmiş gibi. Ben kimsenin yerini doldurmak istemiyorum. Kimse de benim yerime geçsin istemiyorum. İnsanlara, yalnızca var oldukları için verdiğim değerin sıradanlaşmasını kabullenemiyorum.
Benim için her bağ tektir, her duygu biriciktir.
Aynı kelimeleri farklı insanlara söylemek, aynı hisleri tekrar tekrar yaşamak bana sahte geliyor. Veda etmeyi bilmeyen ruhların, bunu altın kaplamalı cümlelerle süslemesine de artık tahammül edemiyorum. Giderken incitmemeye çalışmak yerine, kalırken değer vermeyi öğrenmeleri gerekirdi belki de. Ama çoğu insan, varlığın kıymetini ancak yokluğun sessizliğiyle anlıyor.
Benden vazgeçen insanların değeri de sevgisi de bir anda silinmiyor. Çünkü kalp, akıl gibi çalışmıyor; bir düğmeye basıp her şeyi kapatamıyorsun. Yine de şunu fark ediyorum: benim yokluğum onların hayatında sıradan bir gün gibi geçip gidiyor. Belki bir pazar akşamı kadar kısa, belki hafif bir esinti kadar önemsiz.
Belki de sorun affetmek değil, fazla anlam yüklemekti. İnsanlara, kendilerinin bile taşımaya niyeti olmadığı anlamlar verdim. Şimdi geriye dönüp baktığımda, susarak
Odama sığamadım.duvarlar dar gelmeye başladı. Sanki her şey üstüme doğru eğiliyordu; tavan biraz daha inse nefesim tamamen kesilecek gibiydi. Geceleri uyumayı denedim ama gözlerimi kapattığım an düşüncelerim daha da yüksek sesle konuşmaya başladı. Susturamadım onları. Saatler geçti, geceler geçti ama uyku bana hiç uğramadı. Bazen nefes almayı bile unuttu. Göğsümde görünmeyen bir ağırlık vardı; sanki biri kalbimin üzerine oturmuş da kalkmayı unutmuş gibi.
Yediğim hiçbir şey karnımı doyurmadı.sofralar kuruldu, tabaklar doldu ama içimdeki boşluk hep aynı kaldı. O boşluk ne yemekle doldu ne de zamanla. Sebebi neydi biliyor musunuz? Bir insanın içi bazen tek bir gidişle, tek bir susuşla, tek bir yarım bırakılmış cümleyle darmadağın olabiliyor.
İlmek ilmek acıyla doldu içim. Her gün biraz daha…kimse fark etmeden, kimse duymadan. İnsanlar yanımdaydı ama ben içimde bambaşka bir yerdeydim. Kalabalıkların ortasında bile insanın bu kadar yalnız hissedebileceğini bilmiyordum. Meğer yalnızlık bazen kimsenin olmaması değilmiş; herkes varken anlaşılmamaktaymış.
Öyle geceler oldu ki karanlıkla uzun uzun konuştum. Pencereden dışarı baktım, şehir uyurken ben düşüncelerimle sabahladım. Görünmeyen yıldızlara bile dert anlattım bazen. İnsanın içi dolunca anlatacak bir şey arıyor; ama bazen kelimeler bile yetersiz kalıyor.
Aynaya baktım günlerce. Orada duran kişi gerçekten ben miyim diye sordum kendime. Gözlerimde eskiden bildiğim o ışık yoktu. Yüzümdeki ifade yabancı geliyordu. İnsan kendine yabancılaşır mı? Oluyormuş. İnsan bazen kendi içinde kayboluyormuş.
Ağlamak istedim çok defa. Ama bir yerden sonra gözyaşları bile gelmemeye başlıyor. Çünkü acı bazen o kadar derine iner ki gözlerden değil, insanın bütün varlığından akmaya başlar. Bir insan acıdan ağlayamaz hâle gelir mi diye
Karakteriyle,konusuyla, anlatımıyla keyif alarak okuduğum yer yer hüzünlendiğim bir roman dokunmadan. Yazar ile tanışma kitabım ve harika bir başlangıç yapmış oldum. Umarım diğer kitapları da bu kitap kadar etkiler beni.
Adalet 29 yaşında ve ölümcül bir hastalığa yakalanıyor. İçindeki suçluluk duygusunu atamadığından ilk kötülük yaptığı kişiyi bulmak için yola koyulur Hülya ile. Onlar yolculuk yaparken siz de kendi içinizde yolculuk yapıyorsunuz, düşünüyorsunuz, sorguluyorsunuz; hayatı, dünyayı, kendini, yaptıklarınızı, yapmadıklarınızı, keşkelerinizi…
Kitabı okurken yine üzerine düşündüğüm bir diğer konu ise ana karakterin çocukken ebeveynleri tarafından sevilmemiş olması… insan kaç yaşına gelirse gelsin sanırım bu yara izlerini hep taşıcak üzerine mıhlanmış gibi ondan bir parçaymış misali… “kalabalıklar olmasa insan kimsesizliğini nereden bilecek?”
“Hiç kırdım mı diyen yok. Herkes kırıldığının peşinde. Peki o zaman inciten kim, kim kırdı bunca insanı?”
Kimilerinin hayatında iyi birisiyizdir hatta dünya iyisi bile olabiliriz ama başka birisinin hayatına sızlayan yaralar bırakmışızdır. Hangi taraftaki kişi gerçek biziz? Hangisi gerçek kişiliğimiz ? Ya şu an yaşadığımız hayat başka birisinin karmasının karşılık bulmuş haliyse?
Koyduk yaralarımızı ortaya, başladılar eşelemeye.. saf kötülük diye bir şey var bu dünyada, yanından iyilik geçmemiş… güzellik hiç uğramamış… yanlış insanlara güvenip doğruları kaybettik. Doğru insanlardan vazgeçip yanlışlar ekledik küfemize… belimiz büküldü, başımız ağrıdı :)
Kitaptan bir kaç alıntı bırakarak sözlerimi sonlandırmak istiyorum. Sevgiyle kalın
“Neresi olduğunu bilmediğim bir yerim sızlıyor.”
“Kimseden sevgi dilenme. Dilencilere kıymetli bir şeyini vermez hiç kimse”
“Ama zaten insan, gidenlerin ardından, en çok
Sabaha ve devam etmeye dair bir umut,Maalouf’tan: ıstıraptan belin büküldüğünde, dünyanın üzerine ebedi bir gece çöksün istediğinde, yağmurun ardından ışıldayan yeşilliği düşün, düşün bir çocuğun uykudan uyanışı….