Aynı şeyin, tam olarak aynı şeyin, ona nasıl baktığımız,onu hangi zihinsel bağlama oturttuğumuza bağlı olarak bize kendimizi bu kadar farklı hissettirmesi ne tuhaftı.
Neden on sekiz yaşında isyankar, otuzunda ılımlı, kırkında geri dönüştürülmüş oluyoruz? Tam tersini hayal ediyorum, hayat ilerledikçe başkaldırış da artsa, yaşlılığın en önemli özelliği olana kadar gelişmeyi bırakmasa mesela. Ama ihtiyarlar ne yapıyor? Dünyanın halinden yakınacaklarına, kalp ağrılarına, küçük acılarına sızlanıyorlar.
Derim ki kendi kendime, mezar taşı bile ölüme yetişmiyorsa yaptıklarının kıymetinin anlaşılması zaman alacak. Sonra mezar taşındaki ifadelerin azlığı dikkatimi çeker. Bir ömür yaşayacaksın ama yaptığın her şey iki satırda anlatılacak. Müteessir olup bir Fatiha okuyan olursa görüp göreceğin budur işte.
Öldürmeyi, öldürtmeyi düşünemezdi. Çünkü düşünmezdi. Çünkü baskıya karşı çıkmamak üzere yetiştirilmişti. Bilmiyordu baş kaldırılabileceğini; baskıyı, zorbalığı yaşamın doğal bir öğesi bellemişti. Bu baskıyı erkeklerin kurması, her bakımdan kurması da doğaldı onun için. Çünkü güçlü olan onlardı; hep başta olan, her şeye egemen olan. Ben de onlardan biriydim. Daha genç, daha beceriksiz belki. Ama erkek. Nasıl güvenebilirdi bana?