Ares ares

Ares ares
@Ates8
Bilim, kendimizi ve başkalarını kandırmamanın en gerçek yoludur.
Spinoza Etika adlı eserinde yer alan tutkular teorisini daha derin biçimde ele almak adına bu düşüncenin gelişebilmesi için yaşamsal öneme sahip iki önermede bulunur: Bir duygu daha güçlü bir karşı duygu dışında herhangi bir güçle dizginlenemez veya ortadan kaldırılamaz. ve Hiçbir duygu, duygu olarak kaldığı sürece, iyi veya kötü hakkında -ne kadar doğru olursa olsun- gerçek bilgiyle dizginlenemez. İlk bakışta, Spinoza’nın metafiziksel eğilimleri ve başkalarına kıyasla daha hareketsiz bir yaşam sürmüş olması nedeniyle, bu filozofun Bacon ile aynı öğretiyi desteklemesi tuhaf görünebilir. Spinoza bunu çok farklı nedenlerden dolayı yapmıştı. Bir tutkuyu başka bir tutkuya karşı kullanarak tutkuların yararlı biçimde dizginlenebileceği düşüncesinden çok uzaktı. Yukarıda yaptığımız alıntılar aslında tutkuların gücünün ve başıboşluğunun altını çizerek Spinoza’nın Etika’sında ulaşılmaya çalışılan hedeflere varmanın zorluklarını gösterme amaçlıydı. O hedef ise aklın ve tanrı sevgisinin tutkular karşısındaki zaferiydi. Dengeleyici tutkular düşüncesi ise bu yolda bir ara durak olmaktan öteye geçmiyordu. En son önermesinden de anlaşılabileceği üzere bu düşünce Spinoza’nın çalışmasının vazgeçilmez bir parçası olmaya devam etmekteydi: ... tutkularımızı dizginlediğimiz için kutsala karşı sevgi duymuyoruz; tam tersine ancak kutsala sevgimiz sayesinde tutkuları dizginleyebiliyoruz. Tutkularla ancak başka tutkular aracılığıyla başarılı biçimde mücadele edilebileceği düşüncesine ciddi ciddi yer veren ilk büyük düşünürün, bunun yaratabileceği imkânların farkında olmakla beraber, bu düşünceyi pratik ahlaka veya siyasi mühendisliğe taşımak gibi bir niyeti hiç olmamıştı. Gerçekten de insan doğasının özelliklerini toplumun yararına kullanma üzerine birçok pratik tavsiyelerine
Reklam
Erdemlerle günahların insan ruhunu savaş meydanı olarak kullanarak çarpışmaları teması ortaçağ tasvirlerinde sıkça işlenmişti. Belki de bir paradoks olarak, daha gerçekçi olan sonraki bir çağda değişik bir savaş düşüncesinin, bir tutkuyu başka bir tutkuyla çarpıştırarak tıpkı yukarıda söz edilen savaş gibi insana yararlı etkilere yol açacak bir savaş düşüncesinin doğmasına imkân tanıyan bu geleneksel düşünce olmuştur.Her koşulda, bu düşünce on yedinci yüzyılın düşünce ve kişilik yelpazesinin Bacon ve Spinoza gibi iki ayrı ucunda ortaya çıktı: Bacon’ın bu düşünceye ulaşması, insanları tümevarımsal ve deneysel düşünmekten sistematik olarak alıkoyan metafiziksel ve teolojik boyunduruktan kurtulma çabalarının bir sonucuydu. Bilimin İlerlemesi adlı eserinin “İnsanın İradesi ve Arzuları” üzerine olan bölümlerinde geleneksel ahlakçı filozofları şöyle eleştirmektedir: Yazmayı öğretmeye çalışan bir kimsenin yalnızca alfabelerin ve harflerin güzel örneklerini gösterip elin duruş biçimi veya harflerin yazılışı ile ilgili herhangi bir yöntem veya kural göstermemesinde olduğu gibi, onlar da İyilik, Erdem ve Sorumluluk üzerine yazılanların güzel ve şık örneklerini yaratmışlar... ancak bu mükemmel hedeflere nasıl ulaşılacağı, insanın iradesinin bu amaçlara ulaşabilir duruma gelmesi için nasıl dizginlenip biçimlendirilmesi gerektiği konularına hiç değinmezler..
On sekizinci yüzyılda Giambattista Vico bu düşünceyi daha detaylı biçimde yine kendine özgü heyecanlı bir keşif havası da katarak dile getirmiştir. [Toplum,] saldırganlık, açgözlülük ve ihtirastan, insanı yoldan çıkaran bu üç günahtan ulusal savunma, ticaret ve siyaseti üretir; devletlerin güç, zenginlik ve bilgelik edinmesini sağlar; insanı dünya yüzünden silebilecek bu üç büyük günahtan halkın mutluluğu yaratılmış olur. Bu ilke takdiri ilahinin de kanıtıdır: Akıllıca yasaları sayesinde, yalnızca kendi tatminine yönelmiş insanların tutkuları insanların toplumda bir arada yaşamasına olanak sağlayan bir toplumsal düzene dönüşür.Bu sözler şüphesiz ki Vico’nun olağanüstü yaratıcı bir zekâ olarak ünlenmesinde pay sahibidir. Bu dopdolu iki cümlede Hegel’in Aklın Kurnazlığı kavramını, Freudcu Yüceltme kavramını ve Adam Smith’in Görünmez El kavramını görmek mümkündür. Ama daha derine inilmediği için yıkıcı “tutkuların” “erdemlere” dönüştüğü bu olağanüstü değişimin gerçekleştiği koşullar konusu karanlıkta kalmaktadır.
İnsanın kural tanımaz tutkularının yarattığı soruna getirilen baskıcı çözümün de büyük zorlukları vardır.İnsanların tutkular nedeniyle birbirlerine yaşattıkları acıları ve kargaşayı gökten zembille inmiş bir otoritenin bastıracağı düşüncesine bel bağlamak, bir anlamda o sorunları çözmek yerine göz ardı etmek anlamına geliyordu. Belki de bu yüzden on yedinci yüzyılda tutkunun derin biçimde incelenmesi karşısında baskıcı çözüm varlığını sürdüremedi. Bu psikolojik keşif ve uğraşlara daha uygun bir çözüm ise tutkuların yalnızca bastırılması yerine yönlendirilmesi düşüncesinde yatar. Burada görev yine devlete ya da “topluma” düşmektedir, ama bu sefer yalnızca bastırmak yerine dönüştürücü ve uygarlaştırıcı bir ortam sağlama işlevi söz konusudur. Aslında rahatsız edici tutkuların daha yapıcı biçimlere dönüştürülmesi düşüncesine on yedinci yüzyıldan beri rastlanmaktadır. Adam Smith’in Görünmez El kavramından önce Pascal “insan şehvetten bile başarılı bir düzen çıkarmayı bilmiştir” ve “ne kadar da güzel bir düzendir bu” diyerek insanın büyüklüğünü ortaya koymaya çalışır.
On dokuzuncu yüzyıl liberalizminin önemli bir dayanağı ve iktisat teorisinin ana direği olarak da gelişme gösteren fikir;tarihin önlenemez ilerleyişi, insan tutkularının genel olarak insanlığın veya Dünya Ruhu’nun yararına işlediğinin en büyük kanıtıydı.
Reklam