Ares ares

Ares ares
@Ates8
Bilim, kendimizi ve başkalarını kandırmamanın en gerçek yoludur.
İnsan doğasına bakışı Machiavelli ve Hobbes’a göre çok farklı olan Rousseau bile Toplum Sözleşmesi adlı eserinin başlangıç cümlesinde bu düşünceye yer vermektedir: “İnsanları oldukları gibi, yasaları ise olabilecekleri gibi ele alarak meşru ve güvenilir bir yönetim biçiminin mümkün olup olmadığını inceleyeceğim.”
Reklam
Bugün artık siyaset bilimi olarak adlandırdığımız dalın gerçek konusunun “gerçekte olduğu gibi” insan olması gerektiği düşüncesi, on sekizinci yüzyılda -kimi zaman adeta beylik bir halde- ortaya konmuştu. Spinoza’yı okumuş olan Vico, her konuda olmasa da en azından bu konuda onun izinden gitmişti. Yeni Bilim’de şöyle diyordu:Felsefe insanı olması gerektiği biçimiyle ele aldığı için yalnızca Platon’un Devlet’inde yaşamak ve Roma’nın ayaktakımından uzak durmak isteyenlerin işine yarar.* Yasama ise insanı olduğu gibi ele alır ve ondan toplum adına yararlanmaya çalışır.
Machiavelli hükümdara gücü elde etmeyi, elde tutmayı ve artırmayı öğretirken “gerçek dünyadaki şartlar” ile “hiç kimsenin gerçekten görüp işitmediği hayal ürünü cumhuriyetler ve monarşiler” arasındaki o ünlü temel ayrımını yapmıştır.12 Burada ima edilmeye çalışılan şey, ahlak ve siyaset üzerine konuşan düşünürlerin büyük oranda kurgusal durumlardan söz ettikleri ve gerçek dünyada hükümdarın işine yarayabilecek sonuçlar ortaya koyamadıklarıydı. Bilimsel ve pozitif bir yaklaşım beklentisi zamanla hükümdardan bireye ve devletin doğasından insan doğasına kadar uzanacaktı. Machiavelli gerçekçi bir devlet teorisi inşa edebilmek için insan doğası üzerine bilgi sahibi olmak gerektiğinin büyük olasılıkla farkındaydı ama bu konudaki yorumları gayet zekice olmakla birlikte bütünlükten ve düzenden yoksundu. Sonraki yüzyılda önemli gelişmeler yaşandı. Matematikteki ve semavi bilimlerdeki ilerlemeler tıpkı gezegenler ve düşen cisimler gibi insan davranışları için de hareket yasalarının olabileceği umudunu doğurmuştu. İnsan doğası üzerine teorilerini Galilei’ye13 dayandıran Hobbes, bu yüzden Leviathan adlı eserinin ilk on bölümünü insan doğasına ayırmış, ancak ondan sonraki bölümlerde devlet konusuna değinmiştir. Fakat, Machiavelli’nin geçmişteki ütopyacı düşünürlere yönelttiği suçlamaları, özellikle de bireysel insan davranışlarına ilişkin olanları dikkat çekici bir keskinlik ve sertlikle tekrarlayan Spinoza olmuştu.aTractatus politicus adlı eserinin açılış paragrafında “insanı gerçekte olduğu gibi değil de olmasını istedikleri gibi gören” düşünürlere çıkışır. Pozitif ve normatif düşünce tarzları arasındaki bu ayrım, Spinoza’nın “insan davranışlarını ve duygularını aşağı ve hor gören” kişilere karşı çıktığı, ayrıca “insan davranışlarını ve tercihlerini adeta çizgiler, düzlemler ve
Öykümüzün başlangıcı Rönesans’a dayanıyor, ama bu başlangıç yeni bir ahlak anlayışının ya da yeni bireysel davranış kurallarının ortaya çıkmasıyla olmamıştır. Onun yerine bu olgunun devlet teorisindeki yeni bir gelişmeye, devlet yönetimini var olan düzen içinde kalarak iyileştirme çabalarına dayandığı görülecek
Ortaçağın tersine Rönesans döneminde, kilisenin etkisinin azalmasıyla ve aristokratik idealin savunucularının şan peşinde koşmanın övüldüğü çok sayıdaki Yunan ve Roma eserinden esinlenmeleriyle, onur için mücadele etmek egemen ideoloji haline geldi.Bu güçlü düşünsel akım on yedinci yüzyılda da etkili olmaya devam etti. Yaşamı anlamlı kılan tek şeyin şan arayışı olduğu düşüncesinin en açık biçimde gözlemlendiği yerlerden biri de Comeille’nin tragedyalarıdır. Aslında Comeille düşüncelerini ortaya koyarken o kadar aşırıya kaçmıştı ki belki farkında olmadan bazı çağdaşlarının aristokratik ideali yıkma çabalarına katkıda bile bulunmuştu.Birçok farklı Batı Avrupa ülkesinden yazarlar söz konusu “kahramanın devrilmesi” hareketinde adeta işbirliği yaptılar. En büyük rolü de kahramanlık idealine neredeyse tapınma durumunda olan Fransızlar oynadı. Hobbes kahramanlık erdemleri olarak nitelenen kavramların aslında kendini kollama amacına hizmet ettiğini ortaya koyarken, La Rochefoucauld bu değerlerin insanın kendini sevmesinin, Pascal da aslında kendini beğenmişliğin ve gerçeklerden kaçışın başka biçimleri olduğunu ortaya koydu. Cervantes kahramanca tutkuları aptalca, hatta neredeyse delice oldukları gerekçesiyle reddederken, Racine de bu tutkuların küçük düşürücü olduğunu yazıyordu. İnsanı hayretler içinde bırakacak kadar hızlı ve birdenbire gerçekleşen bu ahlaki ve ideolojik değişimin tarihsel ya da psikolojik nedenleri, henüz tam olarak anlaşılabilmiş değil. Üzerinde durulması gereken nokta, bu değişimde pay sahibi olanların geleneksel değerleri aşağılarken aslında bunu yeni bir sınıfın çıkarlarına veya gereksinimlerine uygun bir ahlak sistemi ortaya koymak adına yapmamış olmalarıdır. Kahramanlık idealinin gözden düşüşü hiçbir şekilde yeni burjuva değerlerini savunmak olarak
Reklam