Ares ares

Ares ares
@Ates8
Bilim, kendimizi ve başkalarını kandırmamanın en gerçek yoludur.
Şimdi gelelim Yuliya Mihaylovna’ya, konuma devam ediyorum. Zavallı kadın (ona pek acıyorum) daha, geldiği günden itibaren bir takım tuhaf ve kuvveti hareketlere kendini kaptırmasaydı, o kadar çok istediği ve cazibesine tutulduğu bütün o şeyleri (şan, şöhret ve gerisi) pekâlâ elde edebilirdi. Ama ya fazla hayalsever oluşunun tesiriyle yahut da ilk gençliği boyunca geçirdiği bir sürü hayal kırıklıkları yüzünden, birdenbire kaderinin değişmesiyle kendisini bu işler için Tanrı tarafından gönderilmiş bir dâhi sandı, ne oldum delisi oldu, işi dilbazlığa döktü, işte bütün felâket de oradan geldi. Çünkü o, her kadının başını süsleyen bir gece hotozu değildir. Ama gelin de bu gerçeği bir kadının kafasına sokun, aksine, her sözüne, keramet buyurdunuz diyen parsayı toplar, oysaki herkes birbiriyle yarışırcasına ona dalkavukluk ediyordu… Zavallı kadın, birdenbire bir sürü dalaverenin içinde kaldı, aynı zamanda da kendisini, eşi olmayan bir kadın sanıyordu. Kısa süren saltanatında - yani vali karısı olarak - onun saflığından alabildiğine faydalandılar. Bağımsızlık altında ne haltlar karıştırmadılar ki! Bir taraftan büyük mülk sahiplerinin, aristokrasinin, salon hayatının,idare âmirliğinin yetkilerinin arttırılmasını istiyor, bir taraftan da demokrasiyi, yeni teşkilâtı, yeni nizamı, liberalizmi, sosyal fikirleri, etrafını saran gençlerin hemen hemen meyhanede görülen laubaliliğini beğeniyordu. Uzlaşmaz şeyleri uzlaştırdığını, etrafına saadet saçtığını sanıyordu. Kendi şahsı etrafında her şeyi, her varlığı birleşmiş, kaynaşmış görmek istedi. Onun gözdeleri de vardı; Pyotr Stepanoviç onlardan biriydi Kendisine en kaba dalkavukluğu yapan bu adamdan son derece hoşlanıyordu. Ama Pyotr Stepanoviç‘ten hoşlanmasının bir başka, zavallı kadının karakterini pek iyi gösteren, garip bir sebebi
Reklam
Varvara:Peki, meselâ sadaka vermek hususunda bana neler söylemiştiniz? Sadaka vermek zevki, ahlâk dışı bir zevktir, zenginliğinden, kudretinden, dilenci ile kendisi arasında yaptığı mukayeseden memnun olan zengin kişinin zevki. Sadaka, hem vereni, hem alanı bozan bir şeydir; üstelikte maksadına ermez, çünkü sefaleti artırmaktan başka bir şeye yaramaz, çalışmak istemeyen bir takım tembeller, tıpkı kazanmak ümidiyle kumar masasına oturan kumarbazlar gibi, sadaka verenlerin etrafında sıralanırlar. Bununla beraber, kendilerine fırlatılan metelikler, dertlerinin yüzde birini bile iyi etmez. Hayatınızda çok para verdiniz mi? Seksen kopekten fazla değil, hatırlarsınız. Bir hatırlamaya çalışın, en son verdiğinizi. İki yıl önce idi yahut hatta dört yıl önce. Bağırıyorsunuz, işi berbat etmekten başka bir şeye yaramıyor bu. Sadaka, bugünkü cemiyette, bir kanunla menedilmelidir. Yeni teşkilâtta asla fakir insan olmayacak. — Oh! Başkasına ait sözlerin ne hazin tefsiri. Demek siz de yeni teşkilâttan yanasınız! Öyle mi? Bahtsız, Tanrı yardımcınız olsun.
O kadar yıl beraber yaşadık, aramızda başka hiçbir şey kalmadı mı? — Çıkarınızı pek biliyorsunuz, Stepan Trofimoviç! Daima size borçlu kalmamı istiyorsunuz. Avrupa’dan döndükten sonra bana nasıl yüksekten bakıyordunuz. Bana ağız açtırmıyordunuz. Ben seyahate çıkıp, Avrupa’yı gördükten ve dönüp size Avrupa izlemlerimi anlatmak, sizinle Sixtine Madonna’sı hakkında görüşmek istediğim zaman beni dinlemeye tenezzül etmediniz. Sadece kravatınızın arkasından gülümsediniz; sanki sizin duyduğunuz hisleri duymaktan acizmişim gibi… — Değil, her halde öyle değildi… Ja’i ublie. — Evet, pekâlâ öyleydi. Bugün artık kökleşmiş ihtiyarlardan başka Madonna’nın karşısında heyecan duyacak kimse kalmadı. Bu ispat edilmiştir. — İspat bile edilmiş, öyle mi? — Hiçbir işe yaramıyor; şu maşrapa faydalıdır, çünkü içine su koyarsın. Bu kalem faydalıdır, çünkü onunla istediğinher şeyi yazarsın; ama o, tabiatta görülenlerden de beter bir kadın yüzü.
Siz edebiyat tenkitçisiniz, işte o kadar. Petersburg yolunda size bir dergi kurmak, hayatımı ona bağlamak tasavvurumu açtığım zaman, hemen bana alaylı alaylı bakmaya başladınız, birdenbire kurumlu bir tavır takındınız. Ama iyisi mi gelin doğrudan doğruya işimize bakalım, öyle değil mi? — Öyle değildi, öyle değil… O zaman şeyden korkuyorduk, takibattan… — Öyleydi. Takibata gelince, Petersburg’da da bundan korkmaya mahal yoktu. Hatırlıyor musunuz, hani şubatta, haber etrafa yayılınca kan ter içinde bana koşmuş, çıkacak derginin sizinle hiçbir ilişiği olmadığı, gençlerin size değil, bana gidip geldikleri, sizin benim yanımda sadece ev öğretmeni olduğunuza dair bir kâğıt vermemi ısrarla istemiştiniz. Doğru değil mi? Hatırlıyorsunuz değil mi? Siz zaten bütün ömrünüzce gösteriş yapmaktan hoşlandınız, Stepan Trofimoviç.
Durumu anlattım: bundan böyle ayrılıyoruz. Siz kendi âleminize, ben kendi âlemime… — Hepsi bu kadar mı? Yirmi yıllık dostluktan kala kala bu mu kaldı? Bu son vedanız mı? — Cafcaflı konuşmaktan ne kadar hoşlanıyorsunuz, Stepan Trofimoviç! Bugün, artık bunların modası geçti. Biraz kaba olmakla beraber daha sade konuşuluyor. Bu yirmi yılı dilinize dolamışsınız. Yirmi yıl süren karşılıklı onur meselesi, başka bir şey değil. Bana yazmış olduğunuz o mektupların bir tanesi bile benim için değil, edebiyat tarihine mal olsun diye yazılmış.
Reklam