Şimdi gelelim Yuliya Mihaylovna’ya, konuma devam ediyorum. Zavallı kadın (ona pek acıyorum) daha, geldiği günden itibaren bir takım tuhaf ve kuvveti hareketlere kendini kaptırmasaydı, o kadar çok istediği ve cazibesine tutulduğu bütün o şeyleri (şan, şöhret ve gerisi) pekâlâ elde edebilirdi. Ama ya fazla hayalsever oluşunun tesiriyle yahut da ilk gençliği boyunca geçirdiği bir sürü hayal kırıklıkları yüzünden, birdenbire kaderinin değişmesiyle kendisini bu işler için Tanrı tarafından gönderilmiş bir dâhi sandı, ne oldum delisi oldu, işi dilbazlığa döktü, işte bütün felâket de oradan geldi. Çünkü o, her kadının başını süsleyen bir gece hotozu değildir. Ama gelin de bu gerçeği bir kadının kafasına sokun, aksine, her sözüne, keramet buyurdunuz diyen parsayı toplar, oysaki herkes birbiriyle yarışırcasına ona dalkavukluk ediyordu… Zavallı kadın, birdenbire bir sürü dalaverenin içinde kaldı, aynı zamanda da kendisini, eşi olmayan bir kadın sanıyordu. Kısa süren saltanatında - yani vali karısı olarak - onun saflığından alabildiğine faydalandılar. Bağımsızlık altında ne haltlar karıştırmadılar ki! Bir taraftan büyük mülk sahiplerinin, aristokrasinin, salon hayatının,idare âmirliğinin yetkilerinin arttırılmasını istiyor, bir taraftan da demokrasiyi, yeni teşkilâtı, yeni nizamı, liberalizmi, sosyal fikirleri, etrafını saran gençlerin hemen hemen meyhanede görülen laubaliliğini beğeniyordu. Uzlaşmaz şeyleri uzlaştırdığını, etrafına saadet saçtığını sanıyordu. Kendi şahsı etrafında her şeyi, her varlığı birleşmiş, kaynaşmış görmek istedi. Onun gözdeleri de vardı; Pyotr Stepanoviç onlardan biriydi Kendisine en kaba dalkavukluğu yapan bu adamdan son derece hoşlanıyordu. Ama Pyotr Stepanoviç‘ten hoşlanmasının bir başka, zavallı kadının karakterini pek iyi gösteren, garip bir sebebi