Arapça ve Farsça yabancı kelimelerin bu kadar fazla olmasının doğal sonucu olarak Türk yazarları, milleti bilgilendirmek
yerine kendileri ve millet arasında aşılması imkânsız bir engel inşa
etmektedirler. Türk edebiyatçılarının hepsi, en önemsizleri bile,
Horatius' un düşüncesini paylașmaktadır; Odi profanum vulgus et arceo (Ayak takımından nefret ederim ve ondan uzak dururum). Fakat Namık Kemal Bey'in İbret'te kullandığı üslubun, Anadolu Türk
köylüsünün veya Orta Asya steplerinin lehçeleriyle ilgisi yoksa da İstanbul efendilerinin dilinden de dünya kadar uzaktı. Namık Kemal Bey, okumuş Türklerin günlük konuşmalarında kullandıkları dili kullanıyordu. Bu girişimin daha geniş yankı uyandırmaması
çok yazık oldu. Devletin en yüksek makamlarının İbret'e iyi gözle bakmadığını
unutmamalıyız. Defalarca ikaz edildi, zaman zaman kapatıldı. Fakat Kemal Bey'i yolundan döndürmek mümkün değildi. Yazarlığına son vermesi için Gelibolu'ya mutasarrıf olarak gönderildi. Fakat bu görevi sırasında da Eski, Genç, ne kadar
gerçek Türk varsa hepsini kızdırdı. Her şeyden önce Türk taşra memurlarının izlediği yoldan yürümeyi reddetti; rüşvet kabul etmiyordu, şantaja karșıydı. Türkçe'yi de Fransızca'yı da hızlı hızli
konuşmasından belli olan aceleci, enerji dolu kişiliği emrindeki memurların alışkanlıklarına ters düşüyordu. Fakat Gelibolu' nun sokak köpeklerini toplattırıp karşıki Lapseki'ye yollaması, bardağı
taşıran son damla oldu: "Bu canavarlığın kurbanlarının feryatları yeri göğü inletiyor" dendi. Görevden mi alındığını yoksa istifa mı ettiğini bilmiyorum. İstanbul'a döndü ve edebiyat çalışmalarına, özellikle İbret gazetesine yeniden başladı.