Ne kadar güçlüydü çocukluğumuzdan yadigâr kalan bağlanma ilişkilerimiz. Nasıl işliyordu iliklerimize dek tüm o kalıplar, inançlar. Öyle ki sadece gözlükleri değiştirmek yetmiyordu. Beynin her bir katmanını tuğlalarından sökmek gibiydi değişim. Anestezi almadan ameliyat olmak gibi. İstediğin kadar bilgiyle doldur, başkalarının tecrübelerini dinle, yardımcı olmuyordu. Bu ameliyat, acısını hissetmen gerekenlerden. Ve elindeki tek araç cesaret; ilişkiye girme ve içinde kalma cesareti.
Neden hayatı boyunca her şeyi kontrol etmek durumunda olduğunu anlıyordu. Kendi duygularından bir hayalet gibi korkarken, başkalarını değiştirmeye çalışmak daha kolaydı.
Yıllarca gururla övündüğü uslu çocuk hikâyesinin bir yalan olduğunu; usluluk diye ifade edilen o davranış biçiminin ebeveynden kaynaklanan önemli bir soruna işaret eden bir kaçınma davranışı olduğunu bilse ne yapardı?