Frankenstein gerçekten okurken insanın içine çöken, psikolojik yönü çok güçlü bir trajedi sunuyor. Hikâyenin en sarsıcı tarafı, bir yaratıcının yarattığı canlıya karşı sorumluluk almaması ve onu daha en başından dışlaması. Yaşanan tüm trajik olayların temelinde bu reddediş yatıyor ve bu durum hikâyeyi sadece korku değil, aynı zamanda derin bir dram haline getiriyor.
“Canavar” demek bile iç acıtıyor; çünkü karakter aslında doğuştan kötü değil. Öğrenmeyi, insan olmayı, doğruyu bulmayı tamamen tek başına deneyimlemek zorunda kalıyor. Yaptığı bazı yanlış seçimler olsa da, bunların çoğu çaresizlikten ve yalnızlıktan kaynaklanıyor. En etkileyici noktalardan biri de bu yanlışlarından doğruyu öğrenmeye çalışması ve karakter gelişimini adım adım görmemiz. Okur olarak ona kızmak yerine daha çok üzülüyorsunuz.
Öte yandan Frankenstein’a da tamamen kayıtsız kalamıyorsunuz. Yarattığı şeyin sonuçları yüzünden sürekli korku içinde yaşayan, huzurlu bir gecesi ya da gelecek kaygısı taşımadığı tek bir günü bile olmayan bir karakter görüyoruz. Kendi hatasının gölgesinde ezilen bir adam. Bu da hikâyeyi tek taraflı olmaktan çıkarıp iki karakter için de trajik bir tabloya dönüştürüyor.
Canlının intikam duygusuyla şekillenen istekleri ve tehditleri, gerilimi sürekli canlı tutuyor. Çizgi roman, iki karakterin hikâyesini dengeli biçimde ayırmayı başarmış; ne sadece yaratıcının ne de yaratılanın hikâyesi baskın geliyor. İkisini de anlamaya zorlanıyorsunuz.
Çizim tarafında ise eser çok güçlü. Manzara çizimleri ve karakter tasarımları oldukça başarılı olsa da asıl çarpıcı olanlar korku sahnelerinin resmedildiği paneller. O sahneler sadece ürkütmüyor, aynı zamanda duygusal ağırlığı da görsel olarak hissettiriyor.
Sonuç olarak Frankenstein, sadece bir “canavar hikâyesi” değil; sorumluluk,