Geniş açıdan bakınca aslında oldukça klasik bir hikâye, o yüzden beklentiyi arşa çıkarmaya gerek yok. Bu daha çok ana Dark Souls anlatısının kenarından geçen, evrene tat katan yan hikâyelerden biri gibi duruyor. Ana hikâyeyle bağ var mı? Var. Ama böyle okyanusta damla seviyesinde.
Buna rağmen işin keyifli tarafı başka yerde başlıyor. Hikâyedeki bölgeleri sevdim, karakterlerin karşılaştığı düşmanlar tam Dark Souls kafası. Okurken “evet ya ben bu evreni biliyorum” hissi geliyor. Karakterlere bağlanmak için süre baya kısa ama zaten olay karakter derinliğinden çok atmosfer ve karşılaşmalar.
Bende bıraktığı his çok netti: Sanki masada basit ama eğlenceli bir D&D senaryosu oynuyoruz ya da arkadaşla coop Dark Souls dönüyoruz. Özellikle savaş sahnelerinde düşman kestikleri panellerde aklımda direkt şu vardı: “Kesin zar attım, 20 geldi, kritik vuruş!” O hissi görselle verebilmiş olmaları baya hoşuma gitti.
Bir de ana kötü var ki… Tasarımı dümdüz “ben boss’um” diye bağırıyor. Bildiğin oyunda sis kapısından geçip karşılaşacağın tipte. Bölge tasarımları, tema, yaratık çizimleri ve dövüş sahneleri bence işin en güçlü tarafı.
Özetle: Hikâye derinlik arayanı çok doyurmayabilir ama atmosfer, tasarım ve “oyun hissi” konusunda tam bir Dark Souls yan ürünü gibi çalışıyor. Evreni seven için keyifli bir tur.
Bu çürümüş dünyada mutluluğun son elçisi. Anılarında öyle kaybolmuş ki hayalle... Acı gerçekliği ayırt edemiyor. Belki de lanetlerin en zarifi bu, önceki yaşamı hatırlamak. Sevgi ve inancı yitirmemek. Sevdiklerini korumak için... Tehlikeli bir yolculuğa çıkmak. Ve önündeki gerçek görevin farkında olmadan mutlu bir şekilde yaşamaya devam etmek.