" Ah herkes böyle olsa... Herkes mutlu olsa..." diyordu. Başka bir zamanda başka bir yerde olsaydı şu temennisini pek maskaraca bulurdu. Fakat bu mutluluk ve samimiyet içinde bütün eğilimleri ve alışkanlıkları kayboluyor; hayatını, karanlık, hain, kötü hayatını unutuyor; hıncını ve bezginliğini unutup hissetmeden değişerek başka, iyi bir adam oluyor ve sonra bunu fark ederek şaşırıyordu. "Ah insanlar, şu insan kalbi... Yüz bin anlamlı bilmece... İçinden çıkmak mümkün değil..." diyordu. "Acaba kötülük gibi iyilik de bulaşıcı mı?" diye düşünüyordu.
" Sonra gece... İstanbul’un en zarif, en sakin geceleri... Işığa ihtiyaç duymaksızın, gökyüzünün denize yansıyan bütün nurlar o kadar şen, bir ışık rehaveti oluşturuyordu ki o gölgenin içine gömülmüş, yarı ölmüş kalıyorlardı. O zaman denizin, gökyüzünün, karşıki kırların anlatılmaz bir güzelliği vardı. "
" O her türlü endişeden uzak, doğal, geçmişle hiçbir bağı olmasa bile, ummadığı bir neşe ile daima beklenmedik gülümsemelerle gelen, hep güzelliklerle, hep sevinçlerle gelen o sade hayat ona şimdi, ele geçmesi imkansız bir lütuf acılığıyla, bir hüsran matemiyle görünüyordu. "
"İnsanda hiçbir duyguya güvenilemez;dinî, ahlâkî veya âşıkane duyguların temeli üstüne emniyet bina edilemez;kadının yarım saatlik hürriyeti, sizi erkeklerin en zavallısı yapabilir. Bu imkan çıldırtıcıdır."