Potansiyeli olan ama melankolisi mevcut ruh hâlime pek uymayan bir kitaptı; sanırım puanları da en çok buradan kırdım. Verilen mesajlar, alıntılar ve Küçük Prens göndermeleri çok yerinde ve güzeldi. Fakat erkek karakteri başta o kadar tanıyamadık, o kadar gizemli kaldı ki kadın karakterin sabrına gerçekten hayran kaldım. Çünkü bir noktadan sonra ben neredeyse kendisiyle iletişimimi kesecektim.
İki karakter de hatalarla, saçmalıklarla doluydu. Aslında düşündüğümde, kitabı gerçekçi kılan unsurlardan biri de buydu. Artık o kadar fazla mükemmel karakter okuyoruz ki en küçük hatalarında bile kitaba yönelik yaklaşımımız değişebiliyor. Oysa burada iki karakter de baştan kusurluydu ve olayın duygusal yükünü de biraz bu tamamlıyordu.
Sanırım bu yüzden, sonlara doğru ortaya çıkan “Ben kimim? Neden buradayım?” gibi herkesin zaman zaman sorguladığı boşluklar günyüzüne çıktı. Sonunda insanı kendisi yapan şeyin; kendi yörüngesindeki Ay’ın tüm kraterleri sebebiyle tökezlemesi, ilerlemekte zorlanması, aynı yerde dönüp durması, sorgulamaları, kararsızlıkları ve kayboluşları olduğunu göstermesi etkileyiciydi. Seçimler, eksiklikler, suskunluklar, vazgeçişler, yaşananlar ve yaşanamayanlar üzerinden insanın kendi iç çatışmasına değinmesi, kitabın en güzel nüanslarından biriydi. İnsanlarla birlikteyken Dünya'da gibi olabilirsin ama esasen sen hep kendi Ay'ında, kendi yolculuğundasın.
Kitapta da dendiği gibi:
"Biz sadece yaptıklarımız değil, aynı zamanda yapmadıklarımızız da. Neredeyse sustuklarımız kadar söylediklerimiziz. Biz, asla gelmeyecek ve sonsuza dek korku ve belirsizlik girdapları arasında yüzmeye devam edecek cevaplar kadar dile getirmeye cesaret edemediğimiz sorularız da aynı zamanda. Biz bir bakışın inceliği, nazik bir okşayışın samimiyeti, içten bir gülümsemenin kıvrımıyız.