İlk İmparatorluğun Efsaneleri serisi, her yeni kitapta kafamı biraz daha karıştırıyor. Hikayesinden bahsetmiyorum ama burada, seriye olan bakış açımdan bahsediyorum.
Dördüncü kitaba başlar başlamaz ilk iki kitapta hayran kaldığım, üçüncüde olsun toparlarız diye düşündüğüm bir karakter artık onu koyduğum ilk yerde değil. Daha az özel karakterler arasına, başka bir kümeye geçiş yaptı... Bu durumdan da kesinlikle mutlu değilim.
Epik fantastik serilerde ötekileştirilmiş karakterlerin kahramanlaşmasını ne kadar çok seviyorsam, başta kahraman gibi gösterilip iki kitap sonra geri plana atılanlardan o kadar nefret ediyorum; zeki karakterleri ne kadar çok seviyorsam, tanrı tiplilerden (öz. uzun, beyaz sakallı büyücüler) o kadar nefret ediyorum; bütün sorumluluğu üstüne alabilen liderleri ne kadar çok seviyorsam, kasları çenesine vurmuş çakma herküllerden o kadar nefret ediyorum. Eh, bu seride de tıpkı diğerleri gibi hepsinden en az birer tane bulabilirsiniz. İki tarafı keskin bıçak diyebiliriz epik fantastik kitapları için. En azından benim için kesinlikle öyle. Daha elimi atarken bazı şeylerin beni çok kızdıracağını bilerek okumaya başlıyorum resmen. Bu da böyle bir delilik işte. İlle de okuyacağım, ille de bana o kitabı getirin deliliği...
Fakat, benim şöyle bir problemim daha var;
Ben savaşmak nedir bilmem, savaşta olan bir millet nasıldır bizzat hiç yaşamadım. Umarım da hayatım boyunca yaşamam. Ama... Onlarca kitap okuyup film izledikten, en önemlisi de tarih derslerinde İstanbul'u fetheden, Kurtuluş Savaşı'nı kazanan, devletler kuran, kadınıyla-erkeğiyle o devletleri yöneten gerçek liderlerle karşılaştıktan sonra az çok fikir sahibi olmaya başladığımı düşünüyorum. En azından dışardan bakan bir göz olmayı öğrendim bence. Bu yüzden mantıksız bir hareket görünce benim