Cihan Karamancı

Cihan Karamancı

Çevirmen
8.9/10
1.189 Kişi
·
2.029
Okunma
·
1
Beğeni
·
37
Gösterim
Yazara henüz alıntı eklenmedi.
Uzun zamandır alışveriş listemde olan ama sürekli elbet okurum diyerek almayı ertelediğim bir kitaptı Rüzgarın Adı. Hiç aklımda yokken, ani bir kararla kitabı aldım, elimde olan ve okunacak elli kadar kitabı bir kenara koyup Kvothe ile tanışma vaktinin geldiğine karar verdim. Kitabı bitirdim ve şimdi iyi ki böyle bir karar almışım diyorum. Kvothe anlatıldığı kadar varmış. Fantastik edebiyat bana göre son derece saygı duyulası bir alan. Yepyeni şehir isimleri, ilginç yaratıklar, bu kitap özelinde sempati yapma gibi farklı farklı yetenekler vs. Bu tür öğeler ortaya koymak ve bunu sağlam bir hikaye ile temellendirmek ancak hayran olunması gereken bir zekanın, hayal gücünün ürünü olabilir diye düşünüyorum. Rüzgarın Adı ile Patrick Rothfuss bunu kesinlikle başarmış ve ortaya sağlam karakterler, sağlam bir olay örgüsü ile iyi bir fantastik kitap çıkarmış.

Üç kitaplık Kral Katili Güncesi serisinin ilk kitabı olan Rüzgarın Adı bizi Kvothe ile tanıştırıyor ve onun kocaman dünyasının kapısını aralıyor. Rüzgarın Adı'nda hikaye içinde hikaye var diyebiliriz. Kitabın başlarında bir hancı görüyoruz. Hancı Kote, yardımcısı Bast ve bir de Tarihçi. Kote anlayabileceğiniz üzere aslında bizim Kvothe, kansız ve cesur Kvothe. Sıradan bir insan gibi görünen ama geçmişinde sıradanlığın yanından bile geçemeyecek anılar taşıyan Kvothe. Kitapta Kvothe'nin yaşadığı ve onu dillere destan bir kişi haline getiren olayları yine kendi ağzından okuyoruz. Kvothe, hanında bulunan Tarihçi ile bir anlaşma yapıyor ve ona üç günde hayat hikayesini anlatma kararı alıyor. Rüzgarın Adı bu üç günden birincisini ele alıyor.  Kvothe henüz çok küçükken yaşadıklarını, normalden çok daha erken Üniversite'ye alınışını, ailesini, hayatındaki önemli ayrıntıları Tarihçi'ye handa kalışının ilk gününde anlatıyor. Tek bir güne kocaman bir dünya sığdırıyor Kvothe ve ben Bilge Adamın Korkusu ile yani serinin ikinci kitabı ile Kvothe'nin Tarihçi'ye ikinci günde anlatacaklarını çok merak ediyorum.

Rüzgarın Adı yedi yüzden fazla sayfa sayısına sahip olan bir kitap, dolayısıyla hikayede bolca detay görüyoruz. Doğruyu söylemek gerekirse kitabın ilk iki yüz sayfası verdiği tat açısından biraz sıkıntılı. Olayları kavramak, karakterlere alışmak biraz zaman alıyor dolayısıyla eğer kitaba başlayacaksanız bu kısımlarda sabretmenizi öneriyorum çünkü devamında karşılığını fazlasıyla alacaksınız. Özellikle Kvothe'nin Üniversite'de geçirdiği zamanların anlatıldığı kısımlarda. Kvothe'nin hocalarda bıraktığı etki, edindiği arkadaşlarla diyalogları, Üniversite'deki dersleri, orada yaşadıklarını okumak oldukça keyifliydi. Benim açımdan serinin ilk kitabı olan Rüzgarın Adı'yla ilgili sadece iki olumsuzluk var: Biri yukarda da söylediğim gibi ilk iki yüz sayfadaki kitaba alışamama durumu, anlatımdaki durağanlık; ikincisi ise seride çok önemli bir yere sahip olduğunu düşündüğüm varlıklarla ilgili çok az bilgi olması. Bu nedenle kitap bittiğinde bu varlık ya da kişilerle ilgili bir hayli soru işareti kaldı kafamda. Ama seri olduğunu da göz önünde bulundurursak ikinci kitapta bu sorular büyük ölçüde cevap bulur diye düşünüyorum. Bunlar dışında gayet iyi bir fantastik kitap okudum diyebilirim, olayların ne yönde gelişeceğini de oldukça merak ediyorum. Serinin üçüncü kitabının ne zaman çıkacağı hakkında net bir haber göremedim. Sanırım çok bekleyeceğiz bu nedenle serinin ikinci kitabını hemen okumayı düşünmüyorum. Rüzgarın Adı genel itibariyle beğendiğim bir kitap oldu, özellikle ana karakteri çok sevdim. Özellikle, bu türden hoşlananlara tavsiye ederim. Keyifli okumalar.
Raflarda, kitap alışveriş sitelerinde ve daha birçok yerde karşıma çıktı Ağrı Dağı. Bir de tabi ki İthaki Yayınları okumaya hız verince, görmemek mümkün değildi. Kısa bir tereddüt sonrası kitaptan bir bölümü okuyarak karar verdim edinmeye.

Birçok yazardan önerilerle hazırlanan arka kapak, ve ön kapak tasarımı yine ilgi çekiciydi. Bence İthaki bu işi biliyor. Bastıkları kitapları elime aldığım an mutluluk kaplıyor içimi çünkü :)

Merak uyandırıcı bir konusu var Ağrı Dağı'nın. Zaten kitabın orjinal ismi "Ararat" Ermeni kültüründe, Yaradılış kitabında Nuh'un gemisinin karaya oturduğu dağdır Ararat. ("Gemi yedinci ayın on yedinci günü Ararat dağlarına oturdu" Yaradılış 8:4) Birçok araştırmacı da bu inanç doğrultusunda yaklaşık 200 yıldır bu konu üzerine çalışmalar yapıyor. Şu an için en taze olan bilgi Aralık 2017'ye ait. ABD merkezli birkaç araştırmacı gemi kalıntılarının Ağrı Dağı çevresinde olduğunu savunup, Türkiye'ye gelme planlarına hız kazandırdılar. E hâl böyleyken elimdeki kitabı daha çok merakla okudum.

Gelelim kitap konu ve yorumuma; konu yukarda da bahsettiğim gibi Nuh'un gemisi. "Kasım ayının son sabahında saat sekizi henüz geçmişken dağ sallanmaya başladı." Ağrı Dağı'nın zirvesine yapılan tırmanışta, dağda birden deprem başlar. Ve bu deprem, bir mağarayı ortaya çıkarır. Adam ve Meryem hem mağarayı görmeyi hem de yeni yazacakları kitapları için bu maceraya atılmayı çoktan göze almışlardır. Belki de dağda gerçekten Nuh'un Gemisi ile karşılaşacaklardır, kim bilir?

İşte böyle başlıyor ilk iki bölüm. Okumak isteyenlere de buraya bırakıyorum ilk bölüm linkini. ( http://www.ithaki.com.tr/urun/agri-dagi/ )
Gelelim benim yorumuma; ilk 100 sayfa aktı gitti demeliyim. Çok ilginç, merak uyandırıcı ve heyecanlı bir başlangıçla başbaşa bırakıyor okuyucuyu bu sayfalarda Golden. Sonra konu ilerlemeye ve her şey yerli yerine oturmaya başlıyor. Bir yerden sonra (bence 200'lere yaklaştıkça) olaylar tekrara düşüyor. Ancak yine de okumaktan alamıyorsunuz kendinizi. Çünkü bu kez ne olacağını bilmek istiyorsunuz. Gerilim var mı, evet çok az. Ama geriliyor muyuz, hayır. Daha iyilerini okumuş olmanın etkisi olmalı. Ancak konu güzel, anlatım akıcı ve birkaç kelime dışında yanlış yok kitapta. Benim gibi merak edenlere tavsiyemdir :)
Kitap 735 sayfaydı ve puntosu küçüktü ama bu bile az geldi diyebilirim. Devamını okumak için sabırsızlanıyorum.

Kvothe bir handa(Yoltaşı hanı) hancılık yapmaktadır. Bir gün birisi yoltaşı hanına ölü scrael(örümcek, iblis) getirir. Bu yaratıkların tek dolaşmadıklarını bilen Kvothe gece yaratıkları avlamak için dışarıda kamp kurmuşken, Tarihçi ile karşılaşır ve olaylar başlar. Tarihçi ülke ülke gezip hikayeler kaydetmektedir. Dillere destan olmuş ve hakkında bir sürü hikayeler yazılmış Kvothe'nin de hikayesinin yazmak ister. Kvothe kabul eder ama bu hikayeyi 3 günde anlatacaktır. Bu kitap hikaye anlatımının birinci gününden oluşuyor.

Yazarın hakkında biraz araştırma yaptım. Çocukluğunda yaşadığı yerde televizyon olmadığı için tüm çocukluğunu kitap okuyarak geçirmiş ve hala evinde televizyon bulundurmuyormuş ki bu kitabına kesinlikle yansımış. Böyle bir hayal gücü, fantastik bir eser olmasına rağmen edebi yanını kaybetmeyen bir kitap zor bulunur. Ayrıca çeviriyi de es geçmiyorum o da mükemmeldi.

Kitabın ilk 90 sayfasında biraz kafa karışıklığı yaşadım ama 90 sayfadan sonra(yani Kvothe'nin çocukluğundan başlayıp kendi hikayesini anlatmaya başladığı yerde) tüm karışklık kayboldu. Eğer benim gibi anlamakta zorlanırsanız sadece biraz sabredin.

Betimlemeleri de güzeldi. Kitabı okurken film izliyormuşum gibi hissettim. Yer yer güldüm, yer yer gözlerim doldu. Kitapta olumsuz, sevmediğim bir yer aradım ama bulamadım.

Keyifli okumalar.... :))
İthaki bilim kurgu klasikleri dizisinin 36. Kitabı olan Bir Mars Destanı’nın içerisinde 7 adet hikaye var. Bunlardan
ikinci hikaye(hayaller vadisi)
birinci hikayenin(bir mars destanı)
devamı olduğu için ve ayrıca yedinci hikaye(ideal)
altıncı hikayenin(eğer dünyaları)
devamı olduğu için beş adet hikaye var birbirinden farklı olarak diyebiliriz...
Kapak fotoğrafı ilk hikayeden esinlenip
oluşturulmuş.Ben en çok “pygmalion’ın gözlüğü” hikayesini beğendim. Çok güzel bir sona bağlamış yazar.Bu hikayede kendinizi adeta 8 boyutlu bir kutunun içerisinde hissedeceksiniz...


Yüzyılın en iyi bilim kurgu öykülerine kesinlikle bu kitaptan bir hikaye eklenmeliydi, oradaki 11 öykünün en az dördünden çok daha iyi öyküler var bu kitabın içerisinde. Keyifli okumalar..
Türü fantastik-kurgu olan bu kitapta, ne ararsanız bulabilirsiniz. Macera-aksiyon yer yer kendini çok güzel gösterirken, öteki taraftan güzel bir aşk teması, fantastik ögeler, gerilim, gizem, şiirsellik derken kitabın bambaşkalığı içinde kayboluyorsunuz adeta. Bir kitabın size yaşatabileceği, yaşatması gereken tüm hisleri hakkını vererek yaşatıyor. Bir yandan öfkelenirken, bazı yerlerde durgun bir deniz misali huzur bulduğunuz, başka bir an meraktan çıldırırken, başka bir sayfada gözyaşlarınızı zor tuttuğunuz, çok yönlü bir dünya…

Harry Potter, Yüzüklerin Efendisi okuyanlar bilirler. O tarz fantastik ögelerle yoğrulmuş bir dünya düşünün. Hogwarts gibi görkemli büyücü okulları, simya ve gizemcilik konusunda uzmanlaşmış öğretmenler ve tüm bunların ötesinde bu hikayenin Harry Potter’ı yani Kvothe. Olaylar işte bu baş kahramanın yaşadıklarının bizzat kendi dilinden anlatılması ile başlıyor. Yaşadığı aşklar, maceralar, gizemler, tutkular, savaşlar ve daha nice şey kitapta konu edilmiş. Masalsı dille süslenen ve fantastik ögelerle dolu bu kitap, içindeki gizemler, kötülükler, kederler ve aynı zamanda eğlendirici yönüyle okunmaya değer bir kitap.

Baş kahramanımız Kvothe, kızıl saçlarıyla rengarenk bir giriş yapıyor romana. Daha küçücük bir çocukken başlayan hikayesinde sizde onunla birlikte büyüyor, görüp geçiriyorsunuz. Öyle farklı bir dünyası, öyle farklı bir kafası var ki, çevresindeki herkesten daha zeki ve sorgulayıcı.

Romanın büyüleyici yanlarından birisi, hikaye içinde hikayeleri gizlemiş farklı bir kurgulanış tarzı olmasıydı. Bu kurguya, Rothuss’un yarattığı bambaşka bir dünya, a’larlar, sigaldriler, simyasal terimler, Taborlin’ler, Chandrealılar gibi fantastik ögeler eklenince, yazarın renkli ve bir o kadar özgün hayal gücüne “vay be!” demeden geçemiyorsunuz tabi.

Kitabı okuduktan sonra düşündüm “Ah seninle neden bu kadar geç tanıştık? Neden bu kadar geç çıktın karşıma?” diye. Ama böyle muhteşem kitapları hemen okuyunca, çok nadir böylesi yazıldığı için boşluğa düşüyorsunuz, diğer okuduklarınızda hep bu kitaptaki tadı arıyor ve bulamayınca gerçekten üzülüyorsunuz. Bunu yaşamak istemedim. Çünkü en başından beri hissediyordum bu kitabı çok seveceğimi.

Kitapta genel olarak aşırı aksiyon ve sürükleyicilik yoktu. Hatta bazı yerler yolculuk hikayesi gibi olaysızdı. Muhtemelen birçok düğüm ikinci kitapta çözüleceği için, bu kitap daha çok sorgulamalar, gözlemler, arayışlar ve gizem ile doluydu. Tüm bu durgunluğu ile bile bir saniye olsun sıkılmadan okutabilen yegane kitap oldu.

Dili akıcı, üslup sade ve anlaşılırdı. Yazarın kalemi oldukça güçlü, kelime seçişleri isabetliydi. Kalın bir kitap olmasına rağmen sayfaların akıp gittiğini rahatlıkla hissedebilirsiniz. Ve kitapta birçok düğüm kaldı. Birçok soru işareti. Anlatılan hikaye, yaşananın sadece onda birisi gibiydi. Bu nedenle sırları çözmek için ikinci kitabı iple çekeceğinizden eminim. Mesela bu seriye neden “Kralkatili Güncesi” dendiği bile henüz ortaya çıkmış değil. Bakalım bir sonraki kitapta neler göreceğiz. Detaylı yorumlar için: http://yorumatolyesi.blogspot.com.tr/...gun-ruzgarinadi.html
Öyle bir kitap düşünün ki bir sonraki sayfayı okumak için can atarken kitabın bitmemesi için satırları yavaşça okuyorsunuz. Elinize aldığınız 700 sayfalık kitap size yetmiyor. Kitap için ne kadar övgüler yazsam, kitabı biraz olsun anlatmaya çalışsam da yazacağım her kelime yetersiz kalacaktır. Kitabın o büyülü dünyasını anlamak için sayfaları çevirmeniz gerekecek.
Fantastik edebiyat sevenler için okuma listesinin en başına alınacak muhteşem bir eser.

Rüzgarın Adı'nı okuduğunuz süre boyunca hissedeceğiniz tek eksiklik Kvothe çaldığı lavtasının müziğini duyamamak olacaktır.
Centilmen Piç serisinin birinci kitabı olan Locke Lamora’nın Yalanları beklentimi karşılamayan, klişe olarak nitelendirebileceğim olay örgüsüne sahip.
Giriş bölümü etkileyici başlamış olsada devamında olay akışını tahmin edebileceğiniz, doğaüstü olayların türüne göre haddinden az olması ve konunun seyrinin donuk bir şekilde ilerlemesi beğenmediğim yönlerinden…

Yiğidi öldür hakkını yeme demiş atalarımız. :)
Kitapta beğendim diyebileceğim kısım ise ana karakterin çocukluğunu görebiliyor olmamız, kitap akışında ilerlerken yazarın bir anda geçmişe yolculuk yapmamızı ve karakterimizi daha iyi tanımamızı sağlıyor olması güzeldi.
Ana karakterin zekası ve kişiliğini ortaya koyan betimlemelerin de hakkını vermek gerek hızlı düşünebilme yeteneğiyle etkileyici yanları bulunmakta.
Dil ve anlatım tarzı olarak sıkmayan, tekrarlara yer vermeyen akıcı bir nitelikteydi.
Zaman zaman güldüren bir tarafının olduğu da aşikar.

Velhasılıkelam,
Güzel yanlarına gölge düşüren konusuyla son 200 sayfası benim için işkence bölümüydü diyebilirim, yarım bırakmamak adına bitirdiğim bir kitaptı.
Son günlerde beni mutlu eden tek şey de bitti ve yeni kitabın kesin olarak ne zaman çıkacağını bilmemek de bu acıyı katlıyor. Beklemekten beni kanser edecekler listesine Patrick Rothfuss'tan sonra Scott Lynch'te katıldı.
İkinci kitabın sonunda bizi berbat bir durumda bırakan yazar neyse ki bu kitabın başında hemen bunu çözdü sağolsun; başka bir berbat durumun içine atarak. Bağlıbüyücülerden hikayeye ilk girdikleri andan beri korkuyordum çünkü öyle dalavereyle atlatılabilecek ya da zayıf noktalarının üzerinden korkutulabilecek bir grup değiller. İkinci kitapta neredeyse hiçbir şey yapmamaları beni şaşırtmıştı. Cevabını bu kitapta aldık.
Bağlıbüyücülerin eline düşen kahramanlarımızdan bir seçimi kazanmaları isteniyor, tabi ki kendilerine özel bir takım yöntemlerle. Rakipleri de ismine hiç yabancı olmadığımız biri: Sabetha. Açıkçası Locke'un tam anlamıyla vurulduğu kadının nasıl biri olduğunu çok merak ediyordum ve maalesef büyük bir hayalkırıklığına uğradım. Sabetha'yı böyle beklemiyordum. Daha eğlenceli biri olabileceğini düşünüyordum ve daha cana yakın. Sabetha'ya aşık Locke'u da sevmedim. Çünkü Locke kendine güvensiz ve sürekli Sabetha'dan bir ilgi kırıntısı bekleyen biri gibiydi. Locke'u zeki, kurnaz ve son derece özgüvenli biri olarak tanıdım ve sevdim. Sabetha için deli divane olan, onun ağzından çıkacak tek bir kelimeye bakan Locke beni hiç mutlu etmedi.
Beni mutlu etmeyen diğer şeyse Locke'un geçmişi. Son dakika uydurulmuş diyeceğim ama ayrıntılara çok dikkat eden bir yazarın böyle bir şey yapacağını düşünmüyorum. Yine de keşke önceki kitaplarda bir iki cümle de olsa Locke içinde anlamadığı bir güç hissettiğini söyleseydi ya da başka bir şeyler, bilemiyorum. ( Belki vardı da ben kaçırmışımdır. Böyle bir şey okuyanınız var mı?)
Genel olarak bu kitabı ikinci kitaptan daha çok sevdim ve dördüncü kitabı merakla bekliyorum çünkü korkunç bir rakiple karşı karşıyalar.
O kadar sayfayı bu kadar kısa sürede nasıl okudum, olay örgüsü bu kadar mı akıcı ve okuyucuyu içine çeker gerçekten bilemiyorum. Serinin ilk kitabının başlarında her ne kadar sıkılmak mümkün olsada, olayın içine girdikten sonra sanki karakterlerle siz bir arada yaşıyorsunuz. Konu bütünlüğü, üslup o kadar çok akıcı ki, bu kalınlıktaki bir kitap hiç bitmesin istiyorsunuz. İlk olduğum fantastik seri. Serinin üçüncü kitabını şu an heyecan ile bekliyorum. Keşke bitmeseydi kitabım. Mutlaka okumanızı tavsiye ederim..
Kızıl Gökler Altında Kızıl Denizler, Scott Lynch'in 7 kitap olarak planladığı "Centilmen Piç" serisinin ikinci kitabı. Yazar serinin ilk kitabı olan Locke Lamora'nın Yalanları'nda olduğu gibi yine harika bir iş çıkartmış.
Kitap fantastik öğeler taşımasına rağmen kesinlikle her türden okuyucuya hitap ediyor. Locke Lamora'nın eşsiz zekasıyla kurduğu ve can yoldaşı Jean Tannen ile ilmek ilmek işlediği planlar, yazarın harika anlatımıyla birleşince ortaya elinizden bırakamayacağınız bir kitap çıkmış.
Bazı forum sitelerinde Lynch'in çok fazla betimleme yaptığından şikayet edilmekte. Ben kesinlikle bu görüşe katılmıyorum.
Bir örnek vermeden geçemeyeceğim;

"Locke'un kurduğu yalanlar zinciri o kadar hassaslaşmıştı ki, bir güvenin osuruğuyla bile dağılabilecek durumdaydı."

Bence ustalıkla yapılan bu ve diğer betimlemeler yazarın zekasının göstergesi ve kitaba fazlasıyla zenginlik katmakta.
Scott Lynch'in yazarlık için genç sayılabilecek bir yaşta (37), ve ilk kitapları olmasına rağmen ortaya böyle bir iş çıkartması bundan sonra yazacağı kitaplar adına beni fazlasıyla heyecanlandırmakta.
Herkese tavsiye ediyorum. (Tabi ki öncelikle Locke Lamora'nın yalanlarını)
Unutmadan serinin film hakları da çoktan satılmış durumda, fazla uzak olmayan bir gelecekte sinemalarda da izleme şansı bulacağız.

Yazarın biyografisi

Adı:
Cihan Karamancı

Yazar istatistikleri

  • 1 okur beğendi.
  • 2.029 okur okudu.
  • 105 okur okuyor.
  • 1.874 okur okuyacak.
  • 57 okur yarım bıraktı.