Şahsiyet dışarıdan alınan unsurlarla (bilgi, görgü, deneyim, kültür, vs.) inşa edilir. Ama bu unsurlar şahsiyetin kendisi değildir. Bunlar, bir binanın tuğlalarına benzerler. Bina tuğlalardan ibaret olmadığı gibi tuğlaların rasgele bir yığını da
değildir. Binanın bir biçimi ve amacı vardır. Bir konut, bir işyeri, bir spor sahası, bir oyun alanı. Binayı bir tasarlayan, bir inşa eden vardır. Bina bir mimarın ilmine ve bir ustanın hünerine göre biçim alır.
Şahsiyetimizi inşa eden usta, biziz. Mimarlar başka insanlardır: Öğretmenler, akıl hocaları, entelektüeller, peygamberler, filozoflar, sanatçılar... bize tesir eden kişiler.
Kendi mimarımız olamayız ama mimarlarımızı seçebiliriz.
Gerçekten ölümün ruhunu görmek istiyorsanız, yüreğinizin kapılarını açın hayatın bedenine ardına kadar.
Çünkü hayat ve ölüm birdir, tıpkı ırmak ve denizin bir olduğu gibi.
Gidin tarlalarınıza ve bahçelerinize bakın, arının hazzının çiçekten bal almak olduğunu göreceksiniz; ama çiçeğin de hazzı arıya balını vermektir.
Çünkü arı için çiçek bir yaşam kaynağı, çiçek için de arı bir aşk habercisidir, hem arı hem de çiçek, her ikisi için de hazzın verilişi ve alınışı bir ihtiyaç, bir vecit halidir.