Öncelikle merhaba, kronolojik Fyodor Dostoyevski külliyatı okuma maratonumun 8. kitabına inceleme yazmadan önce yazarın kendisine olan saygımın her eserinde giderek arttığını belirtmek istiyorum. Dostoyevski'nin sürgün cezasından sonraki yazdığı eserlerde edebi kişiliğinin ve dilinin daha da gelişip güçlendiğini fark etmemek elde değil.
Dostoyevski'nin eserlerindeki hummalı kişiler ve hastalıklı ruh halleri kanıksanmış bir gerçek. Buna artık alıştım diyebilirim. Yaptığı ruh çözümlemeleri ve psikolojik tahlilleri gerçekten okunmaya değer. Kitapta aslında her dönemde olan, toplumda hor görülen, aşağılanan, yüzlerine bir kere bakılıp gülümsenmemiş yoksul insanların, belli bir şekilde yükselmiş küstah kişilerin bencilce hesaplarıyla ezilişine, yok sayılmasına şahit oluyoruz.
Amatör bir yazar olan Vanya ile başlıyor kitap, daha sonra onun karşılıksız aşkı, sevdiği kadının başka bir delikanlıya tutulmasıyla devam ediyor. Okuyanlar bilir 1846'da yazdığı İnsancıklar'a ve 1848'de yazdığı Beyaz Geceler'e konu olarak çok benziyor, hatta devamı niteliğinde diyebilirim. O eserlerde de kendine değil de başka bir adama aşık olan bir kadına tüm sadakati ve içtenliğiyle bağlı, her koşulda onun yanında olan bir karakter var. Ama bu kitap diğerlerinin de ötesinde. Sadece bir aşk üçgeninden bahsetmekle yetinmiyor Dostoyevski ve Nelli adlı küçük bir kızın üzücü hikayesini de bizimle paylaşıyor. Bu romanını diğerlerinden farklı kılan bence bu karakter. Daha fazla hikayeden bahsedip tat kaçırmayacağım fakat karakterlerde kendinizi bulacağınıza bahse girerim. Vanya, Nataşa, Alyoşa, Katya, Nikolay ve Anna, Prens... Bu karakterler arasında en ilgimi çeken ve bence en çok incelemeye tabi tutulması gereken karakter Nelli'dir. Belki de tek bir Nelli karakteri çoğumuzdan daha fazladır...
Ve unutmadan bu
Tam, "Dur, daha yeni tanıdım seni!" derken kitabın bitmesiyle ellerimden kayıp giden bir arkadaş oldu Martin Eden benim için.
İncelememe başlamadan önce bir itirafta bulunmak istiyorum: Bu eseri spoiler vermeden inceleyecek kadar yeterli görmüyorum kendimi. Ona göre okuyun ki incinmesin hayat mücadelesinde yorgun düşmüş yüreklerimiz.
Yarı otobiyografik bir roman. Jack London'ı büyük oranda Martin Eden kişiliğine bürünmüş olarak görüyorsunuz. Dönem aynı dönem, mekan aynı mekan, zaman yine aynı zaman ve yine kahramanlar gerçek dünyadan kahramanlar... Yirmili yaşlarda tabiri caizse halk tabakasından bir genç Martin Eden. Denizcilik ile uğraşırken bir olay sonucunda Ruth ve ailesi ile tanışıyor. Onun burjuvazi ile tanışması aynı zamanda... Ona duyduğu ya da duyduğunu sandığı aşk onu yazılar yazmaya itiyor. Başarılı bir yazar olma adına disiplinli bir çalışma başlatıyor. Büyük hayranlık duyuyorsunuz onun azmine. Ruth'un dünyasına ait olma mücadelesi girdiği aslında. Bu mücadelede onunla aşık oluyor, onunla acı çekiyor, onunla aç kalıyor ve onunla amacınıza ulaşmak için çabalıyorsunuz.
Bir aşk insana neler yaptırır? Aşk sandığımız şey aslında nedir? Para nelere gölge düşürebilir? Amacımıza ulaştığımız anda daha mı mutlu olacağız sorularının cevabını alıyoruz eseri okurken...
Algernon'a Çiçekler isimli bir eser okumuştum. Başkahraman zeka seviyesi arttıkça derin bir yalnızlığa gömülüyor ve aynı zeka seviyesine düşene kadar o yalnızlıktan kurtulamıyordu. Martin Eden ait olduğu sınıftan kopma mücadelesi verirken burjuva sınıfını da tanıyor. Bu tanıma süreci onu eski sınıfına da yabancı kılıyor ve her iki sınıfa da uzaklaşma başlıyor. Bu durum onu hayata daha da yakınlaştıracak dediğimiz yerde tam bir uzaklaşmanın geldiğini görüyoruz.
"Yalnızlığını daha güçlü ve kendini
O an bir kara delik olmadığına karar verdi. Aslında volkandı. Volkanlar gibi o da kendinden kaçamazdı. Olduğu yerde kalıp çorak toprakları zenginleştirmek zorundaydı. İçinde bir orman büyütebilirdi.