Herkese merhaba,
Miskatonic Üniversitesinden bir grup mühendis ve jeolog Güney Kutbu'na bazı kazı çalışmaları ve yeni cihazlarla buz tutmuş yüzeyinin altındaki fosil kalıntılarını araştırmak için gider fakat buldukları çok daha farklı şeyler olur. Kısaca ve spoiler vermeden böyle özetleyebilirim konuyu.
"Deliliğin Dağlarında" okumayı gerçekten çok istediğim ve kendi yarattığı olağanüstü varlıklar ile eşsiz bir hayalgucu şöleni gösteren H. P. Lovercraftten okuduğum ikinci kitap. Daha güzel şeyler söylemeyi cidden çok istiyorum ama nedense bende bir şeyler oturmuyor bu kitaplarda. Okurken şunun kesinlikle farkındayım: H. P. Lovecraft'in hayal gücü neredeyse elle tutulur somut bir materyal olup beyninden dışarı sızacak. Her detayı en küçük ayrıntısına kadar kafasında canlandırıp yazıya aktarmış. Ama bir korku yazarı olarak bu kadar detaylı uzun cümleler kurunca bana o gerilim ve korku hissini yaşatmaktansa tasvirlerde kaybolmama yol açıyor. Ayrıca yine sık yaptığı bir şey olan, gerçek dehşeti tasvir etmektense anlatılamayinca daha ürkütücü olacağını düşünüyor olacak ki bunları sadece böyle tanımlıyor. Aslında konu o kadar umut vaat edici ki. Zaten yarattığı varlıklar ve yerler de sadece düşüncesi bile korkutucu şeyler. Ama ben okurken korkmak yerine kaşlarım çatık bir şekilde "Bu cümlede bu kadar betimlenen şey ne ya?" diye kara kara düşünüyorum. Bu durum çevirinin bir galeyanı olabilir. Belki orijinal dilinde okusam daha farklı hissederim ama durum bu.
Kitap gerçekten üzerinde düşünülmüş ve gerçek jeolojik terimlerle desteklemiş. Korku filmlerinde" Gerçek hikayeden esinlenilmiştir." deyince insan daha çok korkar mesela, ama bu kitapta o bile pek işe yaramıyor.
H. P. Lovercraft okumaya devam edeceğim ama benim için anlatma şeklinden ziyade anlattığı şeylerin ilginçliği
Büyürken oluşturduğum kitaplık hep kendi odamda şekillendi. Kitap seçerken ve okurken hep orayı baz aldım nedense. Salondaki annemin kitapları benimkinden çok daha fazla olsalar da bana uzak geliyordu. İtalyanca Aşk Başkadır da salondaki kitaplardan biriydi.
Uzun zamandır böyle günümüz hayatının günümüz insanlarını okumamıştım. Kitap, birden çok karakter barındırıyor. Hepsinin de kendine özel hikayeleri var. Kader onları bir şekilde bir italyanca kursunda birleştiriyor. Kursun öğretmeni, eşsiz diyebileceğim bir karakterdi. Belki gerçek olamayacak kadar iyimser ve kusursuzdu ama tüm hayat hikayesi ve kişiliğiyle kesinlikle eşsizdi bence.
Her bölüm bir karaktere ayrılmış. Hem onların geçmişini hem de şimdiyi okuyoruz. Tesadüflerin bol olduğu, insana “Dünya ne kadar da küçük” dedirten, kolay okunan bir kitaptı. Tam yaz kitabı diyebilirim.
İnsana huzur veriyor.
Gogol’u okumak için çook geç kalmış biri olarak sizleri selamlıyorum. Bir Delinin Hatıra Defteri’nin tiyatrosuna gideli neredeyse 2-3 yıl oldu ve ben nedense bir türlü okuyamadım Gogol’u. Bu uzun süreçte de ne beklemem gerektiğini hiç düşünmemiştim. Ama karşılaşacağım yazarın böyle olacağını hiç beklemiyordum doğrusu.
Üslubu o kadar hoşuma gitti ki, sanki birisi bana tanıdığı birinin hayatını, ya da duyduğu bir dedikoduyu anlatır gibi. Aralara kendi düşüncelerini alay ederek katması da çok hoşuma gitti. Tanrısal bakış açısını öznelleştirerek çok güzel kullanmış. Kitabı okurken her ne kadar üzülmek istesen de bir anda seni absürtlüğüyle güldürüyor ve üzülmene izin vermiyor resmen. Ama böyle yazdığımda sığ bir yazım şekli olduğunu düşünmeyin. Üzerinde düşündükçe o kadar katmanlara ayrılıyor. O kadar derinleşiyor. Ciddi konuları böyle hafif ve komikçe anlatması da bir yerde insanı daha çok yaralıyor. Bu yazıyı yazarken fark ettim, ne kadar çok şey hissettirmiş bana.
Şimdi de biraz kitaptan bahsedelim. 3 hikayeden oluşan bu kitapta Bir Delinin Hatıra Defteri, Palto ve Burun öyküleri mevcut. Her hikayede farklı konular işlense bile genelinde ortak olan bir konu, bir düşünce var. Gogol tüm karakterlerini memur olarak seçmiş. Ve hepsinde kendi mesleğini delicesine savunan, eleştiri kabul etmeyen güçlü bir alınganlık var. Çünkü dönemdeki hiyerarşik baskı çok güçlü. Gogol o dönemin Rusya’sındaki mesleksel hiyerarşiyi trajikomik bir biçimde anlatmış.
Hepsinden bahsetmeyi isterdim ama yazım çok uzun olacak yoksa. O yüzden sadece birinden bahsedeceğim.
Bir Delinin Hatıra Defteri bir günlük gibi yazılmış.(bunun bile bir anlamı var, yazının devamında söyleyeceğim.) 7. dereceden Poprişçin adında bir memurun bulunduğu rütbeden memnun olmaması ana konu diyebiliriz. Zaten bulunduğu
DİKKAT SPOİLER İÇERİR!
Biraz klişe başlayacağım ama Goethe’nin bunu 2 haftada yazdığını biliyor muydunuz? Kısa bir süre olsa da bana şaşırtıcı gelmiyor. Çünkü onu yazarken hayal ettiğimde 2 hafta boyunca sanki dursa tüm duygularını kaybedecek gibi yazı masasından uzaklaşamayan biri geliyor gözümün önüne. Tüm kitap öyle duygu yüklü ki…
Werther gerçekten de her şeyi uçlarda yaşayan bir karakter. Daha kitabın başlarında doğayı tasvir ederken bile o heyecanını duyumsuyor insan. Şu karantina günlerinde çıkıp kır bayır dolaşasım geldi. Tüm kitap pastoral bir şiir gibi gerçekten. Sanırım Goethe’nin doğa bilimci olması da eserlerini etkilemiş. Ardından da aşkını tüm kalbiyle uçlarda yaşıyor. Kızın konuştuğu uşağı, dokunduğu nesneleri, Lotte’yle ilgili olan her şeyi de aynı aşkla seviyor gibiydi. Bana Mehmet Rauf’un “Eylül” kitabını anımsattı. Her ne kadar bana aşırı gelse de Goethe Romantizm akımını sonuna kadar hissettirdi bence bu kitapta.
Ve kalbindeki bu taşkınlığı, gördüklerinin güzelliğini tam anlamıyla anlatamaması… Sürekli mektuplarında bu sözleri vardı. Yaşadıklarını ve hissettiklerini yeterince iyi anlatamamaktan ve Wilhelm’in aynı şeyleri hissetmeyeceğinden korkuyordu. Onları daha değerli yaptı benim gözümde. Her ne kadar iyi anlatsa da açık bir kapı bırakması olayı gözümde daha dramatik kıldı.
Ah ve sonu… O kadar üzücüydü ki… Neden böyle yazmış Goethe? Tetiği çekmesine rağmen saatlerce yine de hayattaydı Werther. Sanki hayattayken çektiği acı yetmezmiş gibi. Resmen yüreğim burkuldu.
Hep bunu diyorum ama üzerine düşündükçe beni çok çok etkiliyor. Yazdığı dönemdeki insanların da bu kadar etkilenmemesine şaşmamalı. “Werther gibi giyinmek” ya da bu kitaptan sonra intihar vakalarının artması… Etkilenilmeyecek gibi değil gerçekten.
Genç Werther'in AcılarıJohann Wolfgang Von Goethe · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 2024150bin okunma
Stefan Zweig’ i okumak için nedensiz bir şekilde bekliyordum. İnanın ben de bilmiyorum. Bugüne kadar tek bir kitabını dahi okumadım. Ama bu hafta sonu birkaç saatlik bir otobüs yolculuğumda ne okusam diye düşünürken elim, rafımdaki Satranç’ a gitti. İyi ki de gitmiş.
Kitap, başlangıcı ve devamıyla farklı bir şeye evriliyor. Küçük bir kasabadan gelen ve satranç oynamak dışında hiçbir entelektüel ya da akıllı yanı olmayan garip bir çocuktan 2. Dünya Savaşı sırasında Avusturya’nın işgalinde bir otel odasında esir tutulan adama doğru ilginç bir yörünge çiziyor. Ve bu iki kişi, başkarakterimizle New York’tan Buenos Aires’e giden bir gemide buluşuyor.
Doktor B. esir tutulurken çaldığı satranç kitabıyla yalnızlığına bir çözüm buluyor ama sonunda kendi kafasında oynadığı satranç oyunlarıyla neredeyse ruhu, zihni ikiye bölünüyor. Bu durum, faşizmin insan ruhuna neler yapabileceğini tüm çıplaklığıyla ortaya seriyor. Bu bölümler okurken beni çok korkuttu. Sanki benim vücudumu da ikiye ayırdılar. Aslında rahat görünen ve fiziksel olarak bir işkenceye maruz kalmadan geçirdiği o zamanlar insana masum gibi görünse de psikolojik gerilimi ve işkencesi gerçekten korkutucuydu. İnsanların ruhlarının ve psikolojinin ne denli kıymetli olduğunu bana yeniden gösterdi. Belki Zweig da o dönemde Brezilya’da rahat bir yaşam sürmesine rağmen savaş sebebiyle ruhunda böyle hissediyordu. Bu da bu kitaptan sonra intihar etmesini açıklıyor.
Öte yandan diğer kişi, Mirko Czentovic, satrancı bir para kazanma yolu, ün, şöhret gibi görüyor ve bu bakış açısıyla oynuyor.
Satranç oyunu, bu hikâyede ana unsur gibi görünse de aslına sadece bir araç. Hayata iki farklı pencerelerden bakan(ya da bakmaya zorlanan) iki insanın bir oyuna veya bir duruma karşı geliştirdikleri düşünce ve duyguların değişkenliği…