Aylin Şeb

Aylin Şeb
@Aylinkrtsb
Düz İnsan.
Sağlık Teknikeri
Yükseköğretim
Hatay
67 okur puanı
Ekim 2021 tarihinde katıldı
10/10
·214 syf.··
Beğendi
·
2025 68. kitabı
Herkes işini gücünü bırakıp en yakın kitapçıya koşup bu kitabı alıp okuyabilir mi?”Çünkü çağın çoook çok ötesinde olan bir kitabı okumadan geçmenizi istemem. Çünkü ben “Yaban”ı bu yaşıma kadar ertelediğim için gerçekten utandım. Lise edebiyatında adı geçtiği için otomatik bir önyargı geliştirmiştik ya hani… “Kesin sıkıcıdır, ağırdır, anlaması zordur.” Ama kitabı okurken kendi kendime şu soruyu sordum: Ben bu kitabı nasıl yıllarca kenarda beklettim? -Yazarın dili o kadar sade ama o kadar keskin ki, bir cümleyi okuyup “bu gerçekten 1932’de mi yazıldı?” diye insan ister istemez duraklıyor. Üstelik roman, Türk Kurtuluş Savaşı yıllarında, özellikle de 1921 civarında, Sakarya öncesi-anadolu köylerinin karanlık ve umutsuz ortamında geçiyor. Cephe gerisindeki halkın ruh hâlini, bilgisizliğini, çaresizliğini ve savaşın yıprattığı o toplumsal yapıyı öyle çarpıcı gösteriyor ki, tarihî arka plan aslında kitabın bütün ruhunu belirliyor Ve en acı yanı şu: Roman çağının ötesinde olduğu kadar, bugünün toplumunu da birebir anlatıyor. -Köylünün bilinçsizliği, insanların birbirine karşı güvensizliği, cahilliğin toplumu içten içe çürüten hâli…O dönem Anadolu’nun kasveti ile bugünün toplumu arasında hâlâ benzer bir karanlık gölge var. -Ana karakterimizin köye gelişi ve savaşın ortasında yaşadığı o keskin yabancılık duygusu, bir aydının koca bir toplumla yaşadığı kopukluğu gösteriyor. Bir insan kendi ülkesinde nasıl bu kadar yalnız kalır? Bu sorunun cevabı kitap boyunca yankılanıyor. Yakup Kadri, cephe gerisindeki Anadolu’nun sefaletini, insanların savaşa ve ülkenin geleceğine karşı duyduğu umursamazlığı, toplumun nasıl rollere bölündüğünü ve cehaletin nasıl yıllarca sessizce hüküm sürdüğünü o kadar güçlü anlatıyor ki, bugünü düşünmeden okuyamıyorsun. Zaten belki de Yaban’ın hâlâ güncel
YabanYakup Kadri Karaosmanoğlu · İletişim Yayınları · 202154,6bin okunma
Ters Köşe Final Sevenler Buraya!
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯 Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
10/10
·208 syf.··
Beğendi
·
2025 67. kitabı
Bu kitap geç tanışılmış ama geç kalınmış hissi bırakanlardan. Zaten dünya da bu metinle geç tanışmış; yazıldıktan yaklaşık kırk yıl sonra okurla buluşabilmiş. Sebebi malum: Stalin Rusya’sında, ince ince ama rahatsız edici bir yerden sorular soruyor olması. Bir yandan sosyalizmin vaat ettiklerini gösterirken, diğer yandan insanın ve toplumun bu vaatler karşısındaki kırılganlığını saklamıyor yazar. -Hikâye Orta Asya bozkırlarında başlıyor. Nazar Çağatayev, çocukken annesi tarafından çölde bırakılmış, sonra devletin elinde büyümüş bir adam. Yıllar sonra bu kez görevle, terk edildiği topraklara dönüyor. Görevi çok “yüce”: bir halkı sefaletten kurtarmak. Ama kitap asıl meselesini burada açıyor; çünkü kurtarılması gereken şey sadece açlık değil, umutsuzluk. Ve belki de en zoru bu. -Can’ı okurken insanın içi sıkışıyor. Çünkü anlatılan yoksulluk, alıştığımız türden değil; yaşamakla ölmek arasındaki çizginin çoktan silindiği bir hâl. Öyle ki insanlar, doğacak çocuk için bile yaşamı değil ölümü daha merhametli görüyor. Sessiz bir anlatımı var, ama bu sessizlik sayfalar ilerledikçe ağırlaşıyor. -Metnin en güçlü taraflarından biri imgeselliği. Platonov neredeyse her sahneyi bir görüntüyle kuruyor; okurken bir roman değil de ağır ağır akan bir sanat filmi izliyormuşsun gibi. Nazar’ın geçmişiyle bugünü, halkla olan ilişkisi, yükler, hayvanlar, bozkır… Hepsi bir yerde Nazar’ın zihnine bağlanıyor. Hiçbiri süs olsun diye değil; hepsi bir şeyi sezdiriyor. -Kitapta sosyalizmin övüldüğü yerler de var, eleştirildiği yerler de. Belki de tam olarak bu yüzden zamanında yasaklanmış.Mesela şu cümle belki bir şeyi açıklar:“Kıştı; zenginler çay içiyor, koyun yiyorlardı. Fakirlerse sıcağı ve bitkilerin büyümesini bekliyorlardı.” Bu satırda bağıran bir slogan yok ama insanın içini rahatsız eden çok
CanAndrey Platonov · Timaş Yayınları · 20241,320 okunma
6/10
·160 syf.··
Beğendi
·
2025 69. kitabı
Bazı insanlar annesini kaybettiği için değil, hiç tanımadığı hâlde onun yokluğuyla büyüdüğü için yaralı oluyor. Xuela da böyle bir kadın. Daha doğduğu anda annesini kaybediyor ve o andan sonra hayatı, olmayan bir annenin gölgesinde şekilleniyor. -Xuela’nın çocukluğu öyle “sarılmalı, kollamalı” bir çocukluk değil. Daha çok herkesin gelip geçtiği, kimsenin tam olarak kalmadığı bir yer gibi. Babası var ama duygusal olarak yok; güçlü, sert, mesafeli. Sevgi veren biri değil, daha çok mesafe koyan biri. Yanında büyüdüğü kadınlar desen, hepsi geçici. Bugün varlar, yarın yoklar. O yüzden Xuela için kimseye alışmak güvenli bir şey olmuyor. Haliyle çocuk aklıyla şunu öğreniyor: biriyle bağ kurarsan, canın yanıyor. İnsanlar kalmıyor çünkü. Sevgi onun gözünde bir ihtiyaçtan çok bir tehlike gibi duruyor. Yaklaşırsan kaybediyorsun, bağlanırsan eksiliyorsun. Bu yüzden büyüdükçe daha temkinli, daha kapalı biri oluyor. Kendi kendine yetmeyi öğreniyor ama bu isteyerek değil, mecburiyetten. Bunu okurken insan şunu düşünüyor: “Bu kadar mesafeli olmasına şaşmamak lazım.” Çünkü sevgi hiç güvenli bir şey olarak öğretilmemiş ona. O yüzden ileride ilişkilerinde de, hayata bakışında da hep bir geri durma hali var. Yaklaşmak istiyor ama içinden bir ses sürekli “dur” diyor. Ve bence kitabın en acı tarafı da bu: sevgiye en çok ihtiyacı olan insanın, ondan en çok korkan insan hâline gelmesi. -Beni en çok etkileyen şey, kitabın anneliğe bakışı oldu. Burada annelik yüceltilmiyor, kutsanmıyor. Tam tersine, bir yük, bir aktarım, bir devam eden acı gibi ele alınıyor. Xuela’nın anne olmayı bilinçli olarak reddetmesi çok sarsıcı ama bir o kadar da anlaşılır geliyor. Çünkü sevilmeden büyüyen birinin, sevgiyi yeniden üretmeye cesareti olmayabiliyor. Hamilelik, beden, cinsellik… Hepsi çok çıplak, çok
Annemin OtobiyografisiJamaica Kincaid · Jaguar Kitap · 2023609 okunma
10/10
·104 syf.··
Beğendi
·
2025 61. kitabı
Fournier’nin kitaplarıyla tanıştığım günden beri içimde hep aynı his var: “Bu adamı herkes okumalı. Herkes onun kelimelerine dokunmalı, o ince sızıyla tanışmalı, o güldürerek acıtan üslubunu bilmeli. Ve ben artık her fırsatta, her kitap sohbetinde, her laf arasında “Bak bunu mutlaka oku” diyen biri oldum. -Şimdi bir düşünün… Eğer bir ebeveynseniz hayatta tek isteğiniz nedir?Çocuğunuzun aklı yerinde olsun, bedeni sağlam olsun, yürüsün, konuşsun, gülsün… değil mi? -Peki ya bunların hiçbiri olmuyorsa? İşte burada insanın içi bi sıkışmıyor değil. Çünkü hayat sana büyük, ağır ve cevabı olmayan bir soru soruyor:“Ne yaparsın?” Ve dürüst olayım, çoğumuz ne yapacağını bilemezdi. Peki Bir çocuğu olduğun gibi nasıl seversin?”Her kusuruyla, her eksikliğiyle, yürümese de konuşmasa da… Cevabı kitap vermiyor; cevabı biz buluyoruz. Bazılarımız “dayanamam” der, bazılarımız“gücüm yetmez”, bazılarımız“korkarım”… Ama Fournier, bütün bu korkuların ortasına hiç saklamadığı bir sevgi koymuş. Acıyı da sevgiyi de alıp kucağına oturtmuş, birlikte yaşamışlar. Bu kitabın en sarsıcı tarafı ne biliyor musunuz?Anlattığı çocuklar birer karakter değil…Onun kendi çocukları. Fournier’nin iki oğlu var: Mathieu ve Thomas. İkisi de ağır engelli. İkisinin de gelişimi eksik. Ve bunlara rağmen bir babanın çaresizliği, öfkesi, kabullenişi,sabrı ve tarifsiz sevgisi var. Bir babanın “keşke”leri, “neden ben?”leri, ama aynı zamanda vazgeçmeyen sevgisi var. Yazar, yaşadığı her şeyi dümdüz, süssüz ama derinden anlatıyor. Ve işin tuhafı, bütün bu sade anlatım Fransa’da büyük bir etki yaratıyor ve kitap Prix Femina ödülünü alıyor. Ama bence ödülün sebebi çok basit:Bu kitap bir başarı hikâyesi değil, bir cesaret hikâyesi. Herkesin yüzleşmekten kaçtığı olayları bu kadar samimi anlatabilen her insan bir ödülü hak eder
Nereye Gidiyoruz Baba?Jean-Louis Fournier · Yapı Kredi Yayınları · 20255,1bin okunma
10/10
·240 syf.··
Beğendi
·
2025 62. kitabı
-Sanki üzülecek hiçbir derdim yokmuş, kafama takacak hiçbir şeyim kalmamış gibi… Bir de oturdum bu kitapla beraber kalbimi ortadan ikiye ayırdım.Ne garibiz insan bazen bir başkasının hikâyesine ağlayarak da hafifliyormuş; Daha ilk sayfada içime oturan o ağırlık daha sonra gözlerimi yakıp geçiren bir yangına dönüştü. -Deniz’in hikâyesi öyle sıradan bir çocukluğun içinden çıkıp gelmiyor.Yoksulluğun, sevgisizliğin, görmezden gelinmişliğin, hatta göz göre göre terk edilmişliğin içinden sessizce yürüyerek geliyor. Ailesinin ona kaçamak bakışları bile “fazlalık” muamelesi taşırken, büyümek yerine hayatta kalmayı öğrenmiş bir çocuğun sessiz çırpınışlarını izlemek fazlasıyla can acıtıydı. Kardeşlerin birbirine düşman, babanın sessiz ama gururunun zehrini çocuklarına akıttığı o ev…Ve bir anne sevgisizliğinin altında ezilmiş, unutulmuş bir kız çocuğu. Deniz, var olmayı öğrenemeden yok sayılmanın bütün tonlarını yaşamış biri. Okurken sımsıkı sarılmak istedim ona. Çünkü o kadar kırılgan, o kadar incinmiş ama bir yanıyla o kadar savaşçı ki, kollarını uzatıp dünyadan saklamak, biraz dinlendirmek, biraz da sevilmeye layık olduğunu fısıldamak istiyorsun ona. -Sonra onun kaderine sanki bir ışık gibi Remi Bey giriyor. Deniz, ailesinin veremediği sevgiyi başka yerlerde arıyor, ait olmanın sıcaklığını ilk kez Remi Bey ve çevresinde hissediyor. Yıllarca kendisine yük olarak gösterilen varlığı ilk kez orada “kabul” olarak görüyor. Bir çocuğun sevgi bulamayınca nasıl içine kaçtığını, suda nasıl çırpındığını okuyoruz. Ama sonra…Deniz boğulmuyor arkadaşlar; aksine kendi hayatında yüzmeyi öğreniyor. Düştüğü her yerden bir şekilde kendi saçlarından tutup kendini yukarı çekiyor. -Bu kitabı okurken duygularım çok başka yerlerdeydi.Deniz’in yalnızlığına ağlamak bir yana, onun minicik bir umut
Belki Bir Gün Ben DeŞule Toptaş · Sia Kitap · 2025922 okunma