Aynur Nasif

ah, nerde benim altından avaze sesim! yankısı bir duvara gömülmüş testide kaldı avaze sesim! şimdi başkalarının kalplerinde yankılanan bir zamanlar içinden geçtiğim aşklardı feryattan kimseler ölmez, denirken duvarlardan geçtim artık kimseyi sevemez aşktan ölmüş yürek, derlerdi şimdi kulağını dayadığın duvarda inleyen testi bir zamanlar feryatlarda unuttuğum avaze sesim! alacânım, mil yeşili gözlerin dindirdi gözlerimi kaç körü birden öldürdün bende mahsur kaldım, eksik oldum, kapına düştüm ben yandıkça ezber ettin ayazın demirini alacânım, indi mi göğsüne heves? hangi duvarın halısında gördün, bildin, vurdun beni kaç ormandan geçti içinde kaybolduğumuz o büyük takip içimizde bunca gurbet dururken yol ettik uzaktaki sılayı şimdi burdayız kanlar içinde alacânım
Reklam
" Bir şeyi tanımlamak onu öldürmektir " Gerçekten de tarif etmek savaşın şiddetini azaltıyor ve yıkımın dehşetini anlatmakta yetersiz kalıyordu. Savaş, ajansların geçtiği haberler kadar basit değildi; bilançolara ise asla sığmazdı. Sadece ölen değil yaralanan insanın da içindeydi savaş. Ve o, yaralı ruhlarla birlikte yaşamayı devam ediyordu. Savaş; ölen bir askerden anasına, sevdiği kadınına ve nihayet çocuğuna devir olan prangaydı; ölenle ölmüyordu çünkü savaş. Savaş, kuşaktan kuşağa aktarılan travmaların toplum ruhuna işlendiği bir mirastı. Savaşı basitleştirenler, onun doğasında var olan soyut acıyı görmüyorlardı. Fiziksel ya da ruhen yaralanmış insan, ömrünün sonraki yıllarında da savaş mefhumundan kurtulamıyordu. Ve yaradaki iç travma kendisini sürekli yenileyerek varlığını sürdürmeye devam ediyordu. Bazı insanlar savaşı, savaş filmlerinden ibaret sanıyorlardı; oysa savaş film değildi ! Spinoza haklıydı ve sanki Spinoza'nın sözü Günay'ın yaşadığı acılarla test ediliyordu. Günay'ın, kelimelerin dünyası yerine; kapıları her zaman soyut dünyaya açık olan resim dünyasını seçmesinin nedeni belki de bu haklılıktı. Ve fakat... Savaşı anlamaya çalışmak ve yorumlamak dışında başka erdemi daha olmalıydı: onu uzakta tutmak, durdurmak ve nihai olarak ortadan kaldırmak !
Savaş
Baharla birlikte çeşmelerin suyu bollaşti, dereler taştı. Ağaçlar kökenlerini toprağın derinliklerine saldı. Toprağın altında tohumlar gebeydi. Her yanda hayat her yerde hareket. Her filiz, her filiz, her fidan doğum sancısıyla titriyordu. Otlaklarda boğalar burun deliklerini açmış çenelerini yukarı dikmiş, ineklerin geçişini kokluyorlardi. Bu bereketli bahar yaşamının değişmeyen olayı ise, her gün ineğinin sırtında köprüden geçen Miço'ydu.
Sayfa 58·Kitabı okudu
1000Kitap
Tanrı adağıydı, unutulur mu? Tanrı bu, bakarsın kükürt yağdırır, Keçi, koyun, çoban, ğaval demez ateş sardırır. Tanrı bu, istese tufan çıkarır, Bakarsın o saat çakmağı çakar, Şimşekler yakar, Keçi, koyun, çoban, ğaval yok olur naçar. Tanrı zulmü bu...
Sayfa 42·Kitabı okudu
Gerçek bir acı çekmeyenler, ıstırabın ne olduğunu anlayamazlar.
Reklam