ah, nerde benim altından avaze sesim!
yankısı bir duvara gömülmüş testide kaldı
avaze sesim!
şimdi başkalarının kalplerinde yankılanan
bir zamanlar içinden geçtiğim aşklardı
feryattan kimseler ölmez, denirken
duvarlardan geçtim
artık kimseyi sevemez aşktan ölmüş yürek, derlerdi
şimdi kulağını dayadığın duvarda inleyen testi
bir zamanlar feryatlarda unuttuğum avaze sesim!
alacânım,
mil yeşili gözlerin
dindirdi gözlerimi
kaç körü birden öldürdün bende
mahsur kaldım, eksik oldum, kapına düştüm
ben yandıkça
ezber ettin ayazın demirini
alacânım,
indi mi göğsüne heves?
hangi duvarın halısında
gördün, bildin, vurdun beni
kaç ormandan geçti
içinde kaybolduğumuz o büyük takip
içimizde bunca gurbet dururken
yol ettik uzaktaki sılayı
şimdi burdayız
kanlar içinde
alacânım
" Bir şeyi tanımlamak onu öldürmektir "
Gerçekten de tarif etmek savaşın şiddetini azaltıyor ve yıkımın dehşetini anlatmakta yetersiz kalıyordu. Savaş, ajansların geçtiği haberler kadar basit değildi; bilançolara ise asla sığmazdı. Sadece ölen değil yaralanan insanın da içindeydi savaş. Ve o, yaralı ruhlarla birlikte yaşamayı devam ediyordu. Savaş; ölen bir askerden anasına, sevdiği kadınına ve nihayet çocuğuna devir olan prangaydı; ölenle ölmüyordu çünkü savaş. Savaş, kuşaktan kuşağa aktarılan travmaların toplum ruhuna işlendiği bir mirastı. Savaşı basitleştirenler, onun doğasında var olan soyut acıyı görmüyorlardı. Fiziksel ya da ruhen yaralanmış insan, ömrünün sonraki yıllarında da savaş mefhumundan kurtulamıyordu. Ve yaradaki iç travma kendisini sürekli yenileyerek varlığını sürdürmeye devam ediyordu. Bazı insanlar savaşı, savaş filmlerinden ibaret sanıyorlardı; oysa savaş film değildi !
Spinoza haklıydı ve sanki Spinoza'nın sözü Günay'ın yaşadığı acılarla test ediliyordu. Günay'ın, kelimelerin dünyası yerine; kapıları her zaman soyut dünyaya açık olan resim dünyasını seçmesinin nedeni belki de bu haklılıktı.
Ve fakat...
Savaşı anlamaya çalışmak ve yorumlamak dışında başka erdemi daha olmalıydı: onu uzakta tutmak, durdurmak ve nihai olarak ortadan kaldırmak !
Baharla birlikte çeşmelerin suyu bollaşti, dereler taştı.
Ağaçlar kökenlerini toprağın derinliklerine saldı. Toprağın altında tohumlar gebeydi. Her yanda hayat her yerde hareket. Her filiz, her filiz, her fidan doğum sancısıyla titriyordu.
Otlaklarda boğalar burun deliklerini açmış çenelerini yukarı dikmiş, ineklerin geçişini kokluyorlardi. Bu bereketli bahar yaşamının değişmeyen olayı ise, her gün ineğinin sırtında köprüden geçen Miço'ydu.
Tanrı adağıydı, unutulur mu?
Tanrı bu, bakarsın kükürt yağdırır,
Keçi, koyun, çoban, ğaval demez ateş sardırır.
Tanrı bu, istese tufan çıkarır,
Bakarsın o saat çakmağı çakar,
Şimşekler yakar,
Keçi, koyun, çoban, ğaval yok olur naçar.
Tanrı zulmü bu...