Sinem ateşle yanar,lakin içim buz kesmiş bir kış diyarı gibidir. Kalbim ise hissizliğin koyu sükûtunda mahpus... Görünmez eller sanki onu ezer, buruşturur; sonra güya bir şey olmamış gibi tekrar düzeltmeye niyet eder.
Nida derim lakin sedâ çıkmaz. Feryâdım semaya yükselir: fakat cihan derin bir sükûta gömülmüş. Ne bir imdâd eden var ,ne de halime şâhid olan bir gönül. Çeşmimdeki yaşlar içimdeki karanlık diyârı sulamakta. Sinemde kurak bir toprak var;
Tenhâlığa sürgün edilmiş,muhabbetin bir damlasına muhtaç. Sanki gözyaşlarıyla neşv ü nemâ bulan bir ölüm çiçeği gibiyim. Yaprakları dökülmüş, rengi solmuş: yine de hayata tutunur gibi nefes almakta.
Ölümün gölgesi başucunda bekler; bunu bilmekte.
Derler ki her çiçeği kaderinde bir isim verilir:
Kimi yaşadığını anlatır, kimi yaşayacağını.
Benim bağrımda filizlenen bu çiçek ise ölümün bu denli yakın olduğunu bilen,lakin bir nebze muhabbet ile yaşamaya uman mahzun bir çiçekti.
Kaderin sillesi her daim sert eser.
Ve nihayet ismin kaderi tain olur...
Bir gün hiç beklemediğim bir sırada, kapı bir tekmeyle açılacak; tanımadığım insanlar dolacak içeriye. O anda, büyük bir ihtimalle,sen de yanımda olmayacaksın.