Ayağımı nereye bassam sallanıyor. İskeleler daha
çok sallanıyor, midemi bulandırıyor bu koca şehir. Kaçmak istiyorum
ve işin en korkunç yanı, Mehmet’i unutmaya başlamış olmam. Eskiden
her saniye Mehmet nerede, Mehmet nerede diye kendimi yer bitirirken,
şimdi durumu kabul etmeye başlıyorum. İnsan, kendine kurallar koyulan bir
hayvan gibi her duruma alışıyor.
“Aşk denen şey
bazen yürür, bazen uçar; bazen koşar biriyle birlikte; bir başkasıyla ölümcül
yürüyüşe çıkar; üçüncüyü buzdan heykele çevirir; dördüncüyü atar alevlerin
içine. Birini yaralar; öldürür ötekini. Aynı anda çakıp sönen bir şimşeğe benzer.
Geceleyin saklar şafakta zapt edilecek olan kaleyi. Çünkü dayanacak güç yoktur
İnsanı sadece biyolojik bir varlık olarak göremediğimiz, onun varoluşuna çeşitli
yüce anlamlar yüklediğimiz için, gövdeden akan kanın, can denilen şeyi çekip
almasını, dolayısıyla o kişinin “ölmüş” olmasını bir türlü kavrayamadığımızı
düşünüyorum.
Hayvanlar ölümü anlıyor ama insanlar anlayamıyor. Can denen şey, her türlü
yaralanmaya, berelenmeye açık haldeki insan
bedeninden bir saniyede çıkıp gidiveriyor ve insanlar bunun sonucunda aklını
kaçıracak kadar sarsılıyorlar. “Tanrım, daha bir iki saat önce nasıl da canlıydı,
nasıl da kahkahalar atıyordu,
şimdi nasıl yok olabilir” diye tekrarlayıp duruyorlar. İnsanın algılama gücünü
zorlayan bir durum bu. Hayatımıza, varoluşumuza yüklediğimiz hiçbir kavramla
bağdaşmıyor. Sahiden her
şey saçma mı, hayatın hiçbir anlamı yok mu? Bence öyle! Yok, hiçbir şey yok.
İnsanın biyolojik fonksiyonlarına aşırı bir anlam yükleme çabası içindeyiz.
Çünkü hiçlik zor geliyor.