Sabahattin Ali’yi okumaya başlamadan önce çokça duydum. Beni kendisini okumaya çeken daha çok hayat hikayesi ve ölüm şekli oldu.
Önceleri batı ve rus klasiklerini okumaya çaba göstersem de ilk psikolojik roman olan “Eylül” kitabı ve daha sonraları okuduğum Ahmet Hamdi Tanpınar’ın “Huzur” kitabı beni edebiyat dünyamızın zengin olduğu konusunda bilinçlendirdi. Bu şekilde Türk edebiyat dünyasına açıldım.
Sabahattin Ali’yle ilk olarak “Kuyucaklı Yusuf” sayesinde tanıştım. Anadolu’nun görünmeyen yüzünü ve çizilen ahlak, gelenek portesinin aksine bir yaşantıyı sürdürdüğünü edebi üslubuyla, defalarca kendimizi bulabileceğimiz iç dünya yansıtmalarıyla bizlere aktarmış. Uzun bir roman olmasına rağmen uyumadan, tek solukta okuduğumu hatırlıyorum. Bu sayede yazarın diğer kitaplarını da kesinlikle okumam gerektiği kanısına varmıştım. Her okuduğum romanı uzun soluklu etkiler bıraktı ve tek çırpıda okuma isteği yaşattı. Ve yine çok farklı duyguları aynı anda yaşadığım; yazar hakkında, ülkem hakkında, aşk hakkında, yaşam hakkında derken birçok konuda düşündüren kitabı “İçimizdeki Şeytan”
Yer yer ana karakterlerde kendimden bir şeyleri görsem de kendimi en çok Macide karakterinde buldum. Macide’nin yaşadığı acı durumları göğüslemeye çalışırken bir yandan da kendisine yapılan haksızlıklara, sessiz kalmak istemese de gerçekleşebilecek tüm ihtimalleri düşünerek olumsuzlukların, kalp kırıklıklarının yaşanmaması için tepkilerini bir nebze içinde yaşayışı ve maruz kaldığı haksızlıklara karşı haykırma isteğini bastırması kendi yaşadığım duyguları hatırlattı. Çevredeki insanların eğlence anlayışı ve kendini yüksek zümreden gösterme çabasıyla bulundukları sahteliğin iğreti duruşunu izleyerek kendisini yalnız hissedişi yine yaşanmış hislerimdendi.
Kitabın başından beri içime sinmeyen