Kitapta kurgulanan ana karakter Yonghe'yi, birinci bölümde eşinin; ikinci bölümde eniştesinin (ablasının eşi); üçüncü bölümde ablasının gözünden okuyoruz. Yonghe'yi bizlerle ilk tanıştıran eşi onu şöyle tanımlar; sakin, uyumlu, güzel yemek yapabilen ve dırdırı olmayan bir kadın ve dahası asla dikkat çekmeyen silik bir karakter. Kendine özgüveni olmayan bu adam için biçilmiş kaftan olan bir eş modeli. Bu bölümü okurken, çifti evlerinin salonunda bulunan bir perdenin arkasında gizlenmiş de izliyor gibi bir duyguyla okuruz. Gece yarısı gördüğü bir rüya sonrasında uyanan Yonghe, rüyadan yaptığı çıkarımlarla vejetaryen olmaya karar verir. Eşi, Yonghe'nin bu kararına saygı duymak şöyle dursun, Yonghe'yi tüm aile bireylerine şikayet eder. Yonghe'de, incelen ipin kopma noktası, asker emeklisi babasından yediği acımasız tokattır. Bu durum Yonghe'de ve dolaylı yoldan okurda kapanmayan bir yara açar. İkinci ve üçüncü bölümü bu yara eşliğinde okuruz.
Sapkınlıklarını sanatın ardına gizleyerek, Yonghe'nin hayalini kuran eniştesine acımamız için okura birçok veri sunulsa da, psikoloji tahlilini iyi yapabilen bir okur için, bu bölümde okuyacaklarınız kabul edilebilir şeyler değil. İşinde başarısız, evine ilgisiz ve tüm yükü Yonghe'nin ablasına yükleyen bu sanatsever! karakterimiz Yonghe'nin bir kez kapatılıp sonrasında taburcu edildiği akıl hastanesine yeniden yatırılmasına sebep olurken, orada ölüme terk edenler arasında da yerini alır.
Yonghe'yi düşündüğünü sandığımız abla karakteri ise üçüncü bölümde; eşiyle Yonghe'yi uygunsuz bir şekilde yakaladıktan sonra ikisini de akıl hastanesine kapatır. Bilinçaltında yatan intikam duygusu mu yoksa kendince affı olmayan bir günahı mı kapatmak istiyor, ona okuyucu karar verecek. Susmayan vicdanını ise, Yonghe'yi ziyaret ederek susturur.