Az önce, Dicle Nehri'nin geniş sularında savaşın dehşet verici sahnelerine tanık olmuştuk: akıntıda sürüklenen ölü atlar, ıslanmış ekmek somunları ve insan cesetleri... Etrafımızdaki arazi dümdüz ve ölü gibiydi; savaşın izlerini taşıyan bir tek mezar bile yoktu, çünkü yağmacı Araplar, ölüleri mezarlarından çıkararak kefenlerini ve dişlerini çalmak için cesetleri soymuşlardı. Manzara korkunçtu ama en kötüsü geride kalmıştı. Alacakaranlıkta ulaştığımız Şeyh Sad köyünde, Kut'un O gün, 29 Nisanda düştüğünü öğrendik. General Townshend ve cesur garnizonu, bulundukları mevzilerden çıkıp muzaffer Türklerin önünde silahlarını teslim etmişti.
İngiliz Ajanı John Philby Nasıriyye bölgesine bir tur düzenlemiş bu bölgedeki çalışmalardan ve gözlemlerinden hatıratında ayrıntılara yer vermişti. Şöyle diyordu Philby: "Türkler, bölgeyi idare etmek veya asi, savaşçı kabilelerini yönetmek için hiçbir zaman herhangi bir girişimde bulunmamışlardı bu kabileler her zaman birbirleriyle savaşıyorlardı, ancak her halükarda hükümete karşı birleşmeye hazırdılar." Bu ifadeler Osmanlı Devletinin bölgedeki hakimiyetinin ne denli zorlu ve aslında göreceli olduğunu da akla getirmektedir.