Petrarca bir sonesinde, Yüreğinin nasıl yandığını söyleyebilenin ateşi azdır, diye yazmış. Evet, konuşabildiğine, yazabildiğine, sözcükleri sıralayabildiğine göre, bu muhtemelen kederin küçük ateşidir. Sadece şunu merak ediyorum: Acaba bu sözcüklerin çırası ateşi yatıştırıyor mu, yoksa onu daha da mı harlıyor?
Montaigne, "Keder Üzerine" başlıklı erken denemelerinin birinde, büyük kederin insanı nasıl felç ettiğini, taşlaştırdığını, kelimeleri nasıl aştığını tasvir eder. Ovidius'un anlattığı gibi, yedi oğlunu ve yedi kızını kaybeden Niobe, acıdan böyle taş kesilir, bir kayaya dönüşür.
İşitilen şey, görülen şeyden daha dehşet verici olabiliyor sanki. Sadece sözcükler ölüm gerçeğini kesinleştirebilir. Biri o öldü demediği sürece hala bir umut vardır...
Çocukluk dikeydir. Yukarıya doğru büyürsün, boyun bahçedeki güllerinki kadardır, herkes sana her yıl ne kadar büyüdüğünü tekrar edip durur, baban seni havaya kaldırır, parmak uçların da yükselirsin, herşey kıpır kıpır hayat ve hareket doludur, yatmak istemezsin, ancak zorla yatarsın. Yaşlılık yataydır. Azıcık dinlenelim, öğleden sonra uzanalım, kanepeye şöyle bir uzanacağım sadece, çünkü belim... Yaşlılık uzun süreli, belki de sonsuz bir yataylığa alışmaktır.
Seni seviyorum, senin için üzülüyorum, seni özlüyorum gibi güçlü sözler söylemenin kabul görmediği bir kültürde, insanlar sevgilerini ifade etmek için farklı yollar bulur.