"Anacığım..." dedi. Sesi titriyordu. "Anacığım, söyleyecek
şeylerim çok, bir araya toplayamıyorum. Beni belki düşünmezsin,
kızını düşün. İstersen ellerini öpüp yalvarayım. Bize kötülük
etme... Bizi birbirimizin yüzüne bakamayacak hale getirme. Ben
her şeye dayanırım ama, böyle bir şey yapanların ettiklerini
yanlarına komam.
Muazzez'e kabahat
bulmam, ben onu bilirim. Eğer o da size uyarsa gene sizden
bilirim. Parmak kadar çocuğu benim yokluğumda kötü yollara
saptıranların kökünü kazırım. Sen, benim dediğimi yapacağımı
bilirsin. Söylemedi deme... Kendi kendine ne halt e-dersen et,
kızma elini uzatma. Onun gönlünü benden ayırmaya uğraşırsan..."
Öğleye doğru oldukça derin bir çukur hazırladı.
Karısını sarılı olduğu gocukla beraber kollarına alarak oraya
getirdi. Hafif bir rüzgâr Muazzez'in saçlarını uçuruyordu. Bu
sırada onun sırtında pembe saten entarisi olduğunu farketti.
Arkasına bir bıçak yemiş gibi sallandı. Bir eliyle yanı başındaki
ağaca tutunmasa düşecekti. İlk kaçırdığı akşam da Muazzez'in
sırtında bu entari vardı.
Kazdığı çukurun başına çömelerek kucağındaki ölüyü koklamaya başladı. Yüzü korkunç bir hal alıyor, kuru gözleri patlayacak kadar dışarı fırlıyor ve çamur içindeki elleri asabi hareketlerle Muazzez'in soğuk vücuduna sarılıyordu.
Bu sırada gocuk kaydı ve genç kadının vücudu meydana çıktı.
Sol omzunda, boğazına yakın bir yerde kan pıhtıları birikmiş ve
elbisesini, ta aşağılara kadar boyamıştı.
Yusuf gözlerini bu yaraya dikti ve belki yarım saat, hiç kımıldamadan baktı. Orada, o kanlı çukurda, şimdiye kadar geçen
bütün hayatını görüyor gibiydi.
Bir müddet sonra derin bir nefes aldı; karısını tekrar gocuğa
sararak, incitmekten korkuyormuş gibi ihtimamla, çukura
yerleştirdi ve yumuşak toprakları avuçlarıyla çabuk çabuk onun