Şu bizim memleketin işleri niçin böyle tuhaftır. Köyde nüfus var iken yol yoktu; yol geldi nüfus gitti.
Köyde öğrenci bol iken öğretmen yoktu; öğretmen geldi, öğrenci tükendi.
Dünya kadına, erkeğe dediği gibi, İstersen yaz, benim için hiçbir önemi yok, demiyordu. Dünya kadına kahkahayı basarak, Yazmak mı? Sen yazsan ne olur ki? diyordu.
Böylece, bileşenlerden oluşan son derece tuhaf bir varlık doğuyor. Hayallerde müthiş önemli, hayatta ise tamamen değersiz. Şiirlere baştan sona nüfuz etmiş, tarihten ise neredeyse tamamen soyutlanmış. Kurmacada krallarla fatihlerin hayatlarına hükmediyor; gerçekte ise anne babasının parmağına yüzüğü zorla geçirdiği herhangi bir oğlanın kölesiydi. Edebiyattaki en ilham dolu kelimeler, en derin düşünceler onun dudaklarından dökülüyor; gerçek hayatta ise zar zor okuyor, zar zor yazıyor ve kocasının malı sayılıyordu.
Düş kırıklığının estetiği
Madem hayatta bir güzellik bulamıyoruz, hiç olmazsa hayatta güzellik bulamayışımızdan güzellik çıkarmaya çalışalım. Başarısızlığımızı bir zafere, sütunların ortasında azametle yükselen olumlu bir şeye dönüştürelim.
Madem hayatın bize tek verdiği inzivaya çekilmek için bir hücre, o zaman süsleyelim hücreyi, hiç olmazsa düşlerimizin gölgesiyle, karmaşık resimlerle ya da renklerle, unutuşumuzu da dışarıdaki duvarların kıpırtısızlığına işleyelim.
Bütün hayalciler gibi, üzerime düşen görevin yaratmak olduğunu düşünmüşümdür hep. Çaba harcamayı ya da herhangi bir niyetimi somutlaştırmayı da hiç beceremediğim için, yaratmak hep düşlemeyi, istemeyi ya da arzulamayı çağrıştırmıştır ya da yapmayı dilediğim bir hareketi sadece hayal etmeyi.