Işığı Arayan İnsan?
Onların durumu şu kişinin durumuna benzer: O kişi bir meş’ale tutuşturdu;[³³] Alevler etrafını aydınlatır aydınlatmaz Allah (gözlerinin) nurunu alıverdi ve kendilerini karanlıklar içinde bıraktı; artık göremezler (Bakara 17)
Aydınlanmak için meş’ale tutuşturan kişi, yaratılışı gereği ışığı arayan insandır. Aydınlanmayı talep ediyor, belki şiddetle istiyor. Medine’deki Yahudi kökenli münafıklar mesela. Allah Rasûlü gelmeden önce düşmanlarını hep yeni gelecek peygamberle korkutuyorlar. “O bir gelsin, ondan sonra görün siz” diyorlar. İstedikleri ışık ellerine veriliyor. O da nesi? Bu kez gözlerini kapıyorlar. Öz çocuklarını bildikleri gibi bildikleri peygamberi inkâr ediyorlar. Önce göremiyorlar değil, görmek istemiyorlar. Görememek suç değil, görmemek suç. Onlar bunca istedikleri ışığa gözlerini ısrarla kapatınca, Allah da onların bu tercihlerini “melekeleri” hâline getiriyor ve gönül gözlerinin nurunu alıyor. Ondan sonra isteseler de artık iş işten geçmiş oluyor. Sözün özü: Kendi tercihlerine Allah onları mahkûm ediyor. Bu âyet önceki pasajda anlatılan münafık tipinin, ilâhî ışık olan nûrun değil, beşerî ışık olan nârın peşine düştüğünü dile getirir.
Nûr ile nâr (ateş) arasında fark vardır:
1) Nûr yakmadan aydınlatır, nâr yakarak ve yanarak, tüketerek ve tükenerek aydınlatır.
2) Nûr cevheri-özü aydınlatır, nâr maddeyi-formu aydınlatır.
3) Nûr içten aydınlatır, nâr dıştan aydınlatır. Bu yüzden münafık içi aydınlatmayan nârın ışığına taliptir.
4) Nûr tükenmeyen bir güç kaynağıdır, nâr tükenen bir güç kaynağıdır.
5) Nûr manevî ve latif olanı temsil eder, nâr maddî ve kesif olanı temsil eder.
6) Nûrdan geriye nûr kalır, nârdan geriye “kül” kalır. Üzerinde yaşadığımız şu dünyadaki her şeyin aslı, akkor bir nâr olan mağmadan geriye kalmış küldür.