Kitap aslında harika bir konu ile başlıyor, ama maalesef işlenişi tam bir hayal kırıklığıydı Ölüm bir ülkeyi terk ediyor. Kazalar, hastalıklar, yaşlılık aynen devam ediyor ama kimse ölmüyor. İlk darbeyi kilise yiyor, ardından sağlık sektörü çöküyor ve yaşlılar için çözümler aranırken acayip bir kaos ortamı oluşuyor…
Sonra Ölüm, ülkeye geri dönüyor ama bu kez insanlara öleceklerini bir hafta önceden haber veriyor…
Sonra Ölüm, “kadının, yaşamın kaynağı” olarak görülmesinden ötürü de olabilir bir "kadın" kılığında, bir viyolonsele aşık olup öldürme yetisini kaybediyor…Gibi gibi şeyler
Konusu bu kadar güzelken işlenişinin bu kadar kötü olması:/ Yazarın ara ara hikayeden çıkıp okura seslenmesi bir türlü kitabın içine girememe neden oldu. "Ha şimdi açılacak, ha şimdi güzelleşecek" diye diye kitabı bir baktım ki bitirmişim
Roman hayatın parça parça olduğunu, insanların sahtelik ve gerçeğin arasında gelip giden bir varlık olduğunu hicvederek mizahi bir dille anlatıyor.....Çok beğendim.....
Adı “Hamnet” olsa da Bu kitap benim için Hamnet’ in annesi "Agnes’in hikayesi”….
Geride kalanların, acısını sahneye akıtan Shakespeare’ ın hikayesi…
Acının ağırlığı neredeyse her satırda ruhuma işledi…..
Dili öyle güçlü, duygusu öyle derindi ki… Uzun süre etkisinden çıkamayacağım bir kitap oldu benim için
HamnetMaggie O'Farrell · Headline Book Publishing · 20219,7bin okunma
Küçük puntosuyla aslında 932 değil 1600 1700 sayfayı bulan bu eser, içeriğindeki konuların ağırlığı ve hacmiyle beni yer yer zorlasa da:) 1,5 ayın sonunda bitirebildim:)
Gelelim kitabın ismine bence kitabın ismi hafızasız bir topluma, “hafıza” kazandırmak. Unuttuklarımızı, görmek istemediklerimizi, dile getiremediklerimizi bize hatırlatmak. Romandaki "tekke kadınları" üzerinden; hafızamızdan sildiğimiz ya da silmek istediğimiz etnik ve dini azınlıkların yaşadığı mağduriyetleri, 6-7 Eylül olaylarını, Cumhuriyet’in modernleşme politikalarının sınırlarını ve ‘ötekine’ tahammül edememe gibi hallerimizi sayfa sayfa işlemiş....
Kitabın içinde yer yer insanı hayrete düşüren bir sürü hikaye var....Örneğin Pierre Loti’nin meşhur aşk hikayeleri, 1934 yılında gökyüzünde yaşanan Kartal ve Leylekler savaşı, Karadeniz’in soğuk sularına gömülen Struma gemisinin dramı ve Osmanlı döneminde 'fitne' çıkardıkları gerekçesiyle idam edilen maymunlar... Hele bir de II. Abdülhamid dönemi yasakları var ki evlere şenlik:) Padişahın evhamı öyle bir boyuttaymış ki, içinde 'tahtın kurusun' bedduasını çağrıştırdığı gerekçesiyle 'tahtakurusu' kelimesini bile yasaklatmış......
Fakat tüm bu anlatıların içinde beni en çok mest eden hikaye bambaşka :) Kalbimi bırakıyorum bu hikayeye:) 1930’lu yılların o meşhur çalkantılı döneminde, II. Abdülhamid devrinde Şeyhülislamlık yapmış olan bir şeyh ve bir grup din adamı toplanır. Yeni Cumhuriyet idaresine ve Mustafa Kemal Atatürk’e karşı, "Ya Kahhar" zikriyle ağır bir beddua olan 'Kahriyye' okumaya karar verirler. Ancak duayı tertip eden Şeyh Efendi, o gece rüyasında Hz. Muhammed’i görür. Peygamberimiz bir dünya haritasının başında memleketleri taksim etmektedir. Sıra Türkiye’ye geldiğinde Hz. Muhammed: 'Burasını Mustafa Kemal’e bırakın, ona emanet edin'
Tarihimizin en çalkantılı dönemlerinden biri olan Kanuni Sultan Süleyman Devri…Hürrem Sultan, Kızı Mihrimah, boğularak öldürülen çocukları, kardeşleri…
100 yıl kadar yaşamış, dört padişah eskitmiş film gibi bir hayatı olan "Mimar Sinan"
Hindistan’dan gelen beyaz fil “Çota"
Ve onun bakıcısı, aynı zamanda Mimar Sinan’ın çırağı Cihan…
Yobazlığın gölgesinde filizlenmeye çalışan bilim ve sanat…
Bir yanda öğrenmeye, üretmeye,iyiliğe aşık insanlar…
Diğer yanda her yeniliği bozmaya çalışan, gelişimi durduran karanlık zihinler…
Tarihi gerçeklikten beslenen bu hikaye beni yer yer şaşırttı, yer yer duygulandırdı…
O kadar güzel ve özel bir kitap ki…Hiç bitmesin istedim.
Artık “Cihan ve Çota", sadece bu hikayenin değil…
Benim de hikayemin bir parçası
Ustam ve BenElif Şafak · Doğan Kitap · 201314,4bin okunma