İçimdeki ne zaman başlattığımı bilemediğim savaşın ateşkesini sağlayabilir miyim?
Özgürlük hasretiyle yanıp tutuşuyoruz güya, daha kendi yarattığımız savaşın tutsaklığından kurtulmuş değiliz. Dahası, buna yürekli değiliz. Yapmak isteyip yapmadıklarımız, söylemek isteyip söylemediklerimiz, olmak isteyip olmadıklarımızın hep bir suçlusu var: içimizdeki tembel, içimizdeki şeytan, nefis… bir de mağduru var tabi suçlunun, “ben” deriz genelde ona. Onu benimseriz. “Ben istiyorum ama nefsim…” “Ben istemiyorum ama ah içimdeki şeytan…”larla ayrıştırırız ruhumuzu. Özümüzü “suçlu” ve “mağdur” olarak ayırmakla kalmaz, savaş açarız “suçlu”ya. Kazanan da kaybeden de biziz oysa, darbelerin yaraladığı her zerre bizden bir parça. Ruhun “iradeli” tarafı ağır basınca kazandığımızı düşünmek de, ruhun “şeytan” tarafı ağır basınca kaybettiğimizi düşünmek de yersiz. Ruhun şeytan tarafına savaş açmak, ruhunun bir tarafının “şeytan” olduğunu kabul etmektir. Bir ömür ruhunun sadece bir kısmının tezahür etmesine, diğer tarafın ölmesine göz yummak demektir.
Gerçek özgürlük, ruhun bir oluşuyla deneyimlenir ancak. İç barışı, iç savaşa tercih ederek deneyimlenir. Bu da nefsin terbiyesini; yani iç şeytanını öldürmeyi değil iç şeytanını müslüman etmeyi gerektirir. Ruhun tümüyle tezahürü, “kendin olabilme”nin özgürlüğü ancak bu yolda “bir” olmakla mümkündür.
Savaşın özünde yıkmanın, barışın özünde inşa etmenin olduğunu düşünürsek barışın savaştan daha kolay olmadığını hatta daha zor olduğunu anlamakta gecikmeyiz. Savaşta bir kazanan var bir kaybeden. Barışta ise özgürlüğün başımızı döndüren sonsuz olasılıkları… özgürlükten korkarız biz asıl. Özgürlük belirsizliğe kucak açmayı gerektirir çünkü. Barışı, ruhla bir olmayı, özgürlüğü ise ancak cesaret ve erdemle deneyimleme şerefine erişebiliriz…