Bize, bizden olan ve emretme yetkisini hâiz halîfelere ve di-ğerlerine itâat etmek farz olmuştur. Hişam b. Urve, Ebu Sâlih'den, O da Ebû Hüreyre'nin Peygamber'den (s.a.v) şöyle nak-lettiğini rivâyet eder:
Peygamber (s.a.v) buyurmuştur ki: "Benden sonra bir kı-sım idareciler sizi idare edecektir. İyiler iyilikleriyle, kötü-ler de kötülükleriyle sizi idare edecektir. Hakka uygun olan her hususta onlara itâat edin, dinleyin. İyilik ederler-se bu, hem sizin için hem de onlar için iyidir. Kötülüklerde bulunurlarsa sizin lehinize, onlarınsa aleyhinedir."
El-Ahkamü's Sultaniyeİmam Maverdi
Idam cezası varken otuz senedir devam eden terör olaylarını önlemekte faydası olmayan bir müeyyidenin, yeniden getirilince terörü bitireceğini iddia etmek aklın ve mantığın alacağı bir şey değildir. Umarım yetkililer bu konuda aklıselim ile düşünüp karar verirler.
12 Eylül döneminde yapılan bu infazlar, infazı onaylayanların beyanları nedeniyle milletin vicdanını kanatmıştır. Devlet başkanı koltuğunu işgal eden darbe önderi generalin, bu idamları savunurken, "Ne yapalım, asmayalım da besleyelim mi?" veya "Biz idamları adaletli yaptık, solcu birisini idam ederken hemen karşısına sağcı birisini de idam ederek dengeyi koruduk!" gibi saçma ve adalete aykırı söylemleri, zaten suçlulukları kuşkulu olan bu kişilere verilen idamların meşruluğunu da tartışılır hale getirmiştir.
Aradan kısa bir süre geçmeden solcu Necdet Adalı'ya karşılık olarak denge sağlansın diye idam edilen ülkücü Mustafa Pehlivanoğlu'nun suçsuzluğu da konuşulmaya başlanmıştı. Yani denge gözetme uğruna bir vahşet gerçekleştirilmişti.
Ben, Mustafa Pehlivanoğlu ve onun gibi idam edilen bir-çok sağcı ve solcu gencin, eğer idam edilmeselerdi bu günlerde suçsuzluklarının meydana çıkabileceğine, yeniden yargılanabileceklerine ve belki de özgürlüklerine kavuşabileceklerine gönülden inanıyorum. Fakat bu saatten sonra suçsuzlukları meydana çıkarılsa bile, yaşanan idam olaylarının telafisi olmadığı için vicdanların daha çok kanayacağını düşünüyorum...
İdamlar Ve Olayların Gölgesinde UlucanlarVehbi Camgöz
Bunların uğruna mücadele ettikleri ideoloji, söylemleri itibariyle proletarya diktatörlüğünü öngörür, işçi sınıfı ve emekçileri savunurdu. Ancak sol örgüt mensubu hükümlülerimiz içerisinde işçi ailesinden gelen hemen hemen hiç kimse bulunmazdı! Açıkçası ben de bu duruma akıl erdiremezdim. Ne hikmetse hep zengin ve bürokrat aile çocukları solcu oluyordu! Gerçi şimdi de bunun sebebini tam olarak kavramış sayılmam ama uzun yıllar düşünüp biraz da zihin yorunca insan belli neticelere ulaşabiliyor...
Benim bu konuda edindiğim kanaatime göre bu tutukluların geldikleri ailelerin çoğu, içinde bulundukları topluma ve onun değerlerine yabancılaşmış kimselerdi. Bu aileler kendilerinin aydın ve elit olduğu kanaatindedirler. Onlar için halk bir şey bilmez, bir şeyden anlamaz. Daima halka rağmen bir şeyler yapmak gerektiğine inanmışlardır. Bu nedenle bu kimselerin yetiştirdiği ortamlar, "Bu memlekete komünizm gelecekse onu da biz getiririz!" gibi ifadelerin sarf edilebileceği, bir çeşit tepeden inmeciliği benimsemişlerdir.
Toplumun değerlerine yabancı olmaları da onlara özellikle 1950'den sonra zorunlu muhalefet kapılarını açmıştır. Çünkü bu tarihten sonra bu kesimler toplum değerlerini savunarák oy alan bu iktidarları hiç sevemediler ve benimsemediler. Bu yüzden de kendi marjinalliklerinin koruyucusu ve savunucusu olan darbelere daima alkış tuttular.
İdamlar Ve Olayların Gölgesinde UlucanlarVehbi Camgöz
Otuz yataklı göz koğuşunun tam iki hastabakıcısı var, Yıldız hanım... Tıklım tıklım dolu hastanenin topu sekiz hastabakıcısı olduğunu pek az kimse bilir. Ölenleri bile kaldırmağa vakit bulamıyoruz. Kan kusan, yaraları çözülen, mide kanserinden çığlığı basan hastaları da Allaha bırakıyoruz...
Birdenbire sustu. İlâç kokulu taş koridordan kalın bir homurtu geldi. Sonra, patlak gözlü bir adam, beyaz gömleğinin eteklerini savurtarak, sağına soluna çıkışarak geçti.
Hastabakıcı, Osmanın yaralarını sararken, Yıldızın kulağına fısıldıyordu:
Başhekim... Onun işi gücü, günde yarım saat -koşar adım-koridorları dolaşmaktır. Pek titizdir. Merdivenleri günde birkaç kere sabunlu sularla oğdurur. Bu gene içlerinde en iyisidir, hanımcığım... Hastanelerin bazısında, ne başhekim hastayı, ne hasta başhekimi görebilir.
Omuzlarını kısarak güldü:
Geçenlerde tımarhanede tuhaf bir şey olmuş. Delinin biri, aylarca görmediği başhekimle vizitada karşılaşınca yüzünü okşamağa, sevmeğe kalkmış. Başhekimin korkudan yüreği ağzına gelmiş. Koğuştan dar atmış kendini... Hem kaçıyormuş, hem de haykırıyormuş: "Tutun deliyi... Az kalsın beni öldürüyordu; gözümü
çıkaracaktı!" diye
Biz nelerini gördük Yıldız hanım, nelerini gördük?! Bundan önceki başhekim: "Koğuşta verem mikrobu aldım!" diye raporlar verdi; şimdi Avrupalarda milletin parasını yemekle bitiremiyor...
Afrodit Buğurdanında Bir KadınReşat Enis
Elimizdeki bu geniş, bereketli toprak, tamamile makinalaşan ve ekmeğini dışardan tedarike mecbur kalan Avrupanın zahire anbarı olabilirdi. Köylünün ancak güçlükle karın doyurabildiği kara sabanını müzeye kaldırıp yerine modern makineyi koyabilirdik. Ziraat endüstrisine ehemmiyet verebilirdik... İşin kötüsü, çiftçi bugün, tarlasını, o berbat kara sabanını bırakıp şehre akın ediyor; fabrikaya bel bağlıyor. Korkarım ki, bir zaman sonra, koltuk altlarımızda top top kumaşla, çiftçi komşularımızın kapılarında, yiyeceğimiz ekmeğin buğdayını dileneceğiz...
Afrodit Buğurdanında Bir Kadın
Reşat Reşat Enis