Gurbet, kişinin ait olduğu toprağın (vatanın) dışına düşmesi değildi sadece, bilakis dünyanın kendisi bizatihi bir gurbet mahalliydi ve insanoğlunun burada, bu dünyada gurbette, gurbet içinde yaşadığına inanılırdı. Yabancı bir diyara düşmüş yabancılardık; bu bakımdan bu dünyaya uyum sağlamaya çalışmak, bu dünyayı sanki içinde sürekli kalacakmışız gibi algılamak yapılacak en büyük algı yanlışıydı, bir idraksizlikti.
Evet doğrudur, akıl düşer, düşer ama kalkar, kalkabilir. Onun düşüşü bâki kalmaz. Kalsaydı, vehmiyatı def etmek asla ve kata mümkün olmaz, olamazdı.
İşte bu nedenle aklın âlem-i hakikate yürüyüşü düşe kalka olmak zorundadır; zira düşe kalka yürümek onun kaderidir.
Bilmek hayretle başlar; yani insan hayret etmedikçe bilemez; bilgisi hayretinin miktar ve keyfiyetine bağlıdır. Bilmek için şaşırmak, şaşkınlık nimetinden yararlanmak lâzımdır kısaca. Çünkü insanoğlu bildiği şeyler karşısında değil, bilmediği şeyler karşısında şaşırır. Şaşırmak ise farketmektir. Şaşırdığınız tâkdirde ancak, farketmiş olursunuz. Hayret (şaşırmak veya farketmek) bu nedenle bilginin ilk adımı sayılır. Ehl-i Hayret olmadığı halde “ehl-i ilim ve marifet” olanına kim rastlamıştır bu dünyada?