Birden yumruklarını masaya vurup ayağa kalkıyor ve odadan çıkarken, ' Sen oyuncu değilsin, sen oyuncu taklidi yapıyorsun.' diye bağırıyor. Ben de peşinden koşup bağırıyorum: ' Oyuncu taklidi yapıyorsan zaten oyuncusundur.' Ama o yürümeye devam ediyor ve iyice uzaklaşıyor. Avazım çıktığı kadar bağırıyorum: ' Oyuncular, başka insanları taklit ederler. Oyuncuların işi budur!' Oysa bu çabam beyhude kalıyor. Yönetmen gözden kayboluyor ve ben yalnız kalıyorum.
Ne var ki bir sonraki mektupta Paul sert bir yanıt vermişti. "Yaşamak ile sorgulamak arasında bir seçim yapmam gerekirse her defasında yaşamayı seçerim. Açıklama illetinden itinayla sakınırım. Bunu sana da tavsiye ederim. Bir şeyleri açıklama dürtüsü, modern düşüncenin salgın hastalığıdır. Bu virüsü en çok da çağımızın terapistleri taşır. Görüştüğüm her terapistte bu bağımlılık yapan, bulaşıcı hastalık vardı. Açıklama, bir yanılsamadır; bir serap, bir kurgu, teskin eden bir ninnidir. Açıklama, herhangi bir varoluşa sahip değildir. Hatta gerçek adını da söyleyelim: Ödleklerin, varoluşun rizikosunun, fütursuzluğunun ve değişkenliğinin yarattığı, o insanın betini benzini attıran korkuya karşı geliştirdikleri bir savunmadır." Bu paragrafı üç dört defa okudum. Sarsılmıştım.