Kişiye ilk olarak, mabudu olan Allâhü Teâlâ’yı tanıması, onun zâtî ve sübûtî sıfatlarını bilmesi, sonra ona ibadet etmesi lâzımdır. Hz. Allâh’ın zâtı ve sıfatları husûsunda Ehl-i Sünnet’e muhalif bir itikâda sahip olan kimsenin amelleri boşa gitmiş olur. İşte bu husûsta hak olan, Allâhü Teâlâ’nın, bütün kemâl sıfatlar ile muttasıf, bütün noksan sıfatlardan münezzeh olduğunu bilmektir. Yine şunu da bilmelidir ki; Hz. Allah (c.c.), Peygamber Efendimizi (s.a.v.), peygamber olarak göndermiştir.
Peygamber Efendimiz (s.a.v.), dinin hükümlerini tamamıyla tebliğ ettiği gibi, kabir azâbı, Münker ve Nekir’in suâli, öldükten sonra dirilmek, mahşer meydanında toplanıp amellerden dolayı hesaba çekilmek, Mîzân (amellerin tartılması), Cehennem üzerine kurulmuş Sırat köprüsünden geçilmesi, Cennet, Cehennem, Havz ve şefaat gibi husûsları da hak üzere ümmetine bildirmiş, Allâhü Teâlâ’nın sâdık resûlüdür.
İşte bir Müslümanın, Ehl-i Sünnet itikâdını güzelce öğrenip inandıktan ve dinine ait lüzumlu bilgileri de sahih bir ilmihal kitabından öğrendikten sonra bu ilimlerle amel etmesi lâzımdır. Aksi takdirde kendisi ile amel edilmeyen o ilim, kişiye hiçbir fayda vermez. Muhakkak ki ilim ağaç, amel ise o ağacın meyveleri mesâbesindedir.