Buzzati’nin Kale’si, kendi ritüellerinin eşmerkezli çemberleri içinde vardır; zamanı dışarıda bırakan büyülü bir yerdir. Burada durmuş olan, zaman değildir, daha da korkuncu, zaman, kendi hızıyla, Kale’yi evrenin geriye kalanından uzaklaştırarak devam etmektedir. Böyle bir yerde, içinizdeki her şey uzaklaşmak isterken; dışınızdaki her şey size engel olur.
Juan José Saer’e göre, Don Quijote, adalet uğruna üstlendiği görevin başarıya ulaşması ya da başarısız olmasıyla hiç ilgilenmediği için bir destan kahramanıdır: “Akılda tutulması gereken temel nokta şudur,” der Saer; “her insani girişimde, başarısızlığın kaçınılmazlığının açık ya da bulanık bir biçimde de olsa farkında olmak, destanın verdiği derse temelden zıt bir şeydir.” Stevenson’un düşüncesiyle karşılaştırın bunu: “Hayattaki görevimiz başarılı olmak değil, cesaretimizi yitirmeden başarısız olmayı sürdürmektir.”
Kitabı sınıfta okumakla, ağaçlar altında kendi başıma okumak son derece farklı iki yaşantıydı. Örneğin, Lerner’in Don Quijote’nin kitaplığı üzerine dikkatli yorumunu anımsıyorum; Rahip ve Berber onun çılgınlıklarını engellemek için kitaplığın kapısına duvar örüp kapatmaya karar verirler. Tek başıma, yaşlı şövalyenin yatağından çıkıp kitaplarına bakmaya gidişinin, fakat onları sakladığı odayı bulamayışının anlatıldığı yeri okuduğumda, nerdeyse ağlayacak duruma gelmiştim. Tam bir karabasandı bu benim için; uyanıp da kitaplarımı sakladığım yerin yok olduğunu görmek, bana artık olduğumu sandığım kişi olmadığımı hissettirecek bir şeydi. Gregor Samsa değişime, benliğinin yitişine boyun eğer; oysa Don Quijote, Don Quijote’luğunu sürdürmek üzere, kötü ruhlu bir büyücünün kitaplığını gizlice yok ettiği açıklamasını cesaretle kabul eder. Bu hayal ürünü şeyi varsaymakla, hayal ettiği kendine sadık kalır.
Karşılaştığım birçok yazarın aksine, kendimi hiçbir zaman sürgünde hissetmedim. Paris’te, romancı Severo Sarduy’un çevresine toplanmış, terk etmeye zorlandıkları yerde olmadıklarını akıllarından çıkaramayan Kübalıları anımsıyorum. Sarduy, sürgünün onu artık var olmayan, belki de hiçbir zaman, en azından onun hatırladığı gibi var olmamış bir ülkenin özlemiyle doldurduğunu biliyordu; süslenmiş, yanlışları düzeltilmiş, yeniden biçimlendirilmiş, katman katman anılarla yaratılmış bir ülke. İçinde yaşadığımız yerlerin bile önyargılarımız, kaprislerimiz, sınırlı deneyimlerimiz yoluyla oluştuğunu, o şehri biçimlendirenin evimizden fırına giderken öteki yoldan değil de bu yoldan yürümemiz, ya da belli bir kenti oluşturan çeşitli yerler arasından bir kafeyi, bir parkı seçmemiz olduğuna inanıyordu. Bu anlamda, her yer hayalidir.