İnsan fıtratı, sahip olamasa bile iyinin, güzelin, doğrunun, faydalının yanında, yöresinde konuşlandırır kendini. Uzak da olsa akrabalıklar arar ve bulur. Yunus Emre'nin on üç yerde mezarının (makam) olmasının sebebi budur. İslâm tarihinde Veysel Karanî Hazretlerinin de böyle makamları vardır. İnsanlar maddi aidiyetten ziyade manevi bağı önemser. "Bel oğlu" değil "yol oğlu" olmayı yeğlerler.
Sezai Bey, şair ve mütefekkir değil şair-mütefekkir.
Çünkü düşünce nesri yanında çok güçlü bir düşünce şiiri var. Düşüncenin şiiri, şarkın ahlâkçı mesnevî şairlerinde, tahsisen Mevlânâ'da zirveleri bulur. On binlerce beyitlik manzumeler, şiirler yalnız hikâye anlatmaz, fikir de ortaya koyar; daha doğrusu asıl söylenecekleri söylemek için hikâyeler anlatır durur. Yunus, rivayete göre, Mevlâna'nın Mesnevî'de sözü haddinden ziyade uzattığını söylermiş. Kendisi söylemesi gerekse "Ete kemiğe büründüm/ Yunus diye göründüm" der çıkarmış için içinden! Osmanlı tek mısralık düşünceyi bile önemser. Bir mısralık eser bırakan da azizdir. Koca Ragıp Paşa'nın formülleştirdiği üzere: "Eğer maksud eserse, mısra-ı berceste kâfidir!"
Dil anlamın duyulur bir biçime bürünmesi olduğuna göre, mâna veya daha özel bir ifadeyle "kelâm"ın biçim ya da dil üzerindeki etkisi ne ölçüde fazla ise dilin bizi anlamla buluşturmadaki geçirgenliği de o ölçüde hassaslaşır. Şiirde bu durum en yüksek seviyesine çıkar veya halis şiir böyle bir buluşmayı hakkıyla gerçekleştirmiş olan bir dildir.