B.

İNSAN BİR BÜTÜN DEĞİL, SÜREKLİ GERİLİM ÜRETEN BİR ÇOKLUKTUR İnsan tek bir iradenin değil, birçok iradenin taşıyıcısıdır. Aynı anda hem güvenlik ister hem özgürlük. Hem ait olmak ister hem bağımsız kalmak. Hem haz ister hem saygı. Hem bugünü yaşamak ister hem geleceğini korumak. Bu yüzden insanın içinde uzlaşmaz arzular, çelişkili benlikler ve birbirini sınırlayan, birbirinin gerçekleşmesini imkansız hale getiren eğilimler vardır. İnsan bir bütün değil, sürekli gerilim üreten bir çokluktur. Karakter ise bu gerilimi ortadan kaldırmak değil; ona bir düzen vermek demektir. Karakter, insanın içindeki çelişkili güçleri belirli bir hiyerarşi içinde örgütleyerek benliğini işlevsel hale getirme biçimidir. Ya da şöyle tarif edelim: İnsan doğası birlik değil çoğulluktur. Karakter ise bu çoğulluğun içinden bir yön, bir öncelikler sistemi ve bir hiyerarşi çıkararak benliği eyleyebilir hale getiren örgütlenme biçimidir.
Reklam
Mutluluk veya üzüntü acı ve haz arasındaki gerilimden doğar
İnsan kendini yanlış bir modelle okur: Kendini “haz peşinde koşan” bir varlık sanır. Oysa insanın asıl yapısı, sabit hazlara değil, değişime ve farka duyarlı bir sistemdir. Acı ve haz, ayrı kutular değil; birbirini doğuran ve birbirine anlam veren iki uçtur. İnsan, bu iki uç arasındaki gerilimle yaşar. Mutluluk da üzüntü de mutlak değildir; her biri, bir önceki referansa göre hissedilir. --- I. GİRİŞ: YANLIŞ MODEL İnsan kendini şöyle tanımlar: > “Ben haz isterim, acıdan kaçarım.” Bu model basit ve çekicidir. Ama eksiktir. Çünkü bu model: hazzı sabit bir değer gibi görür acıyı mutlak bir kötülük gibi tanımlar --- Oysa gerçek yapı şudur: > İnsan, hazzın kendisine değil hazzın değişimine duyarlıdır
İnsanın dikkatinin kendi üzerine kapanması
MERKEZİN YÜKÜ — İNSANIN KENDİ ÜZERİNDEN YAŞAMA ZORUNLULUĞU VE KAÇAMADIĞI NOKTADA SIKIŞMASI --- Başlangıç — İnsanın kendini merkeze alarak yaşaması ne demek? İnsan dünyayı doğrudan deneyimlemez. Ne gördüğü, ne hissettiği, ne düşündüğü… hepsi bir yerden geçer: kendisinden. Bu kaçınılmazdır. İnsan için dünya, dışarıda duran bir gerçeklik değil; kendi algısından, kendi duygusundan ve kendi yorumundan süzülerek oluşan bir deneyimdir. Bu yüzden insan her zaman —farkında olsun ya da olmasın— kendisini merkeze alarak yaşar. Bu merkez, çoğu zaman yanlış anlaşılır. “Kendini merkeze almak” narsisizm ya da aşırı benlik vurgusu olarak görülür. Oysa daha temel düzeyde bu, bir tercih değil; bir zorunluluktur. İnsan dünyaya ancak kendisi üzerinden erişebilir. Ancak bu merkezin işlevi kritik bir farkla belirlenir: > İnsan kendini merkeze alarak yaşamak zorundadır, fakat bu merkezde yaşamak zorunda değildir. Sağlıklı işleyişte benlik bir durak değil, bir geçittir. Deneyim bu merkezden geçer ama burada birikmez. İnsan dış dünyaya yönelir, ilişkiler kurar, eyleme girer ve kendini bu akış içinde taşır. Fakat bu akış bozulduğunda, zorunlu olan şey —yani kendilik üzerinden yaşamak— bir işlev olmaktan çıkar ve bir yük haline gelir. İşte bu noktadan itibaren mesele yalnızca psikolojik bir durum değil, yapısal bir sıkışma haline dönüşür. Bu tezin iddiası şudur: > İnsan, kendini merkeze aldığı için değil; bu merkezden çıkabileceği alanlar çöktüğünde sıkışır.
BİR ÖĞRENCİNİN YAZ TATİLİNDE ÖĞRETMENİNE YAZDIĞI BİR MEKTUP: Merhaba öğretmenim. Nasılsınız? Umarım iyisinizdir. Beni sorarsanız, ben de iyiyim. Bu mektubu, sizi de yakından ilgilendiren bir durumdan haberdar etmek için yazıyorum öğretmenim. Haberdar etmek istediğim durum şu: Değişiyorum... Hem de yavaş yavaş oluşan bir değişimle değil, süratle ve tüm beklentilerin çok ötesinde olan bir değişimle... Ama ben bu değişimi değişmekten çok, sınırların ve engellerin ortadan kalkmaya başladığı bir durum olarak görüyorum öğretmenim. En başından anlatırsam, bu değişimin neden benim için bu kadar önemli olduğunu siz de anlarsınız. Kimse bilmese de öğretmenim, kendimi bildiğimden beri bir esaretin içinde yaşadım; küçücük bir bedenin bana dayattığı sınırlara tabi ve o bedenle ilgili öngörülerin sınırları içinde kalmaya zorlanan biri olarak... Ama bu esaret dışarıdan görünen bir şey değildi.
Mektuplaşmalar
ADAMIN MEKTUBU Bu mektubu her ne kadar ben yazıyor gibi görünsem de, durum tam olarak öyle değil. Çünkü “ben” dediğimiz şey, sandığımız kadar bütünlüklü, yekpare bir şey değil. İnsan bazen kendisine rağmen hareket eder. Ve insanın kendisine rağmen yaptığı bir şey, ne kadar gerçekten “ben” sayılabilir… Şu an yaptığım şey de biraz böyle. --- Şu anda sana yazıyorum, evet… Ama bu yazma kararım da çabam da tamamen bana ait bir şey gibi gelmiyor. Daha çok, içimde karşı koyamadığım bir gücün beni buna zorlaması gibi. Ben sadece o zorlamaya direnemeyen tarafım. --- Sana karşı bazı duygular besliyorum. Ama bu duyguların ne kadarının bana ait olduğunu bilmiyorum.
Reklam