MERKEZİN YÜKÜ — İNSANIN KENDİ ÜZERİNDEN YAŞAMA ZORUNLULUĞU VE KAÇAMADIĞI NOKTADA SIKIŞMASI
---
Başlangıç — İnsanın kendini merkeze alarak yaşaması ne demek?
İnsan dünyayı doğrudan deneyimlemez. Ne gördüğü, ne hissettiği, ne düşündüğü… hepsi bir yerden geçer: kendisinden.
Bu kaçınılmazdır. İnsan için dünya, dışarıda duran bir gerçeklik değil; kendi algısından, kendi duygusundan ve kendi yorumundan süzülerek oluşan bir deneyimdir. Bu yüzden insan her zaman —farkında olsun ya da olmasın— kendisini merkeze alarak yaşar.
Bu merkez, çoğu zaman yanlış anlaşılır. “Kendini merkeze almak” narsisizm ya da aşırı benlik vurgusu olarak görülür. Oysa daha temel düzeyde bu, bir tercih değil; bir zorunluluktur. İnsan dünyaya ancak kendisi üzerinden erişebilir.
Ancak bu merkezin işlevi kritik bir farkla belirlenir:
> İnsan kendini merkeze alarak yaşamak zorundadır,
fakat bu merkezde yaşamak zorunda değildir.
Sağlıklı işleyişte benlik bir durak değil, bir geçittir. Deneyim bu merkezden geçer ama burada birikmez. İnsan dış dünyaya yönelir, ilişkiler kurar, eyleme girer ve kendini bu akış içinde taşır.
Fakat bu akış bozulduğunda, zorunlu olan şey —yani kendilik üzerinden yaşamak— bir işlev olmaktan çıkar ve bir yük haline gelir. İşte bu noktadan itibaren mesele yalnızca psikolojik bir durum değil, yapısal bir sıkışma haline dönüşür.
Bu tezin iddiası şudur:
> İnsan, kendini merkeze aldığı için değil;
bu merkezden çıkabileceği alanlar çöktüğünde sıkışır.