Ulaşmak için çaba harcaması gereken
şeyleri görünmez kılıyordu ve belki de harcayabilecek çabası kalmamıştı artık, kendi kendisine öyle eksiksiz, öylesine fedakârca bir yıpranmışlık ve öylesine adil bir eşitlik duygusu içinde katlanıyordu ki, benim, hakkında bir fikir sahibi olmak istemeyeceğim bir boşluk dışında katlanabileceği bir şey yoktu belki.
Sanmıyorum ki zayıflığı, yaşamlarımızı naklettiğimizdeki sertliğe dayanabilsin, hayal bile edemezdi onu ya da başına hiçbir zaman gerçek bir şey gelmemiş miydi..?
Bunun nasıl bir yara olduğunu da bilmiyordum. Kimse paylaşamazdı bu yarayı, ne de başka birisinde iyileşebilirdi bu yara, sonuna kadar yara olarak kalacaktı.
"Onu görüyordum, demek ki o beni görmüyor" duygusu, bizim ilişkilerimize dile getirilmeyen bir umutsuzluğun sıkıntısını getirdi. Onu hiçbir zaman yalnız bırakmamak isterdim, yalnızlık onun adına korkutuyordu beni ve geceler de, uyuduğu düşüncesi korkutuyordu beni, uyumadığı da. Sanıyorum hiç düş görmemiştir. Hiçbir zaman kapalı olmayan, bir yanı açık bir uyku da korkunçtur: göz kapaklarımın altındaki, solan, insan öldüğünde biraz beyazlaşan o siyahlığı düşünerek andığım bir uyku; öyle ki ölmek, bir an açıkça görmek olur...