Hiç korkmamış olsaydım keşke.
Hiçbir korkuyu tatmamış olsaydı bilincim ve bedenim.
Korunmaya ve savunmaya gerek duymasaydım.
Korkuyu bilmeyen canımın istediği gibi davranıp, korkuyu bilmeyen canımın istediği gibi konuşsaydım.
Gerçekten nefes alabilseydim her an.
Gerçekten yaşayabilseydim.
Ben olsaydım sadece, en doğal halimle.
Gerçekte yaşayabilseydim keşke.
Öyle uyansaydım her sabah; öyle tat alsaydım, öyle dokunsaydım, öyle koklasaydım tüm kokuları, öyle duysaydım sesleri...
Öylece, kendime özgülüğümle, özgünlüğümle olsaydım bu dünyada, bu rüyada.
Kendine özgü, özgün ve özgür.
Var olsaydım.
Olabilir miyim?
Keşke...
“Yakınına sokulmadıkça, kokusu duyulmayan mücerret bir koku gibidir ölüm. Tabii şimdi mücerret nedir diye soracaksınız... Ah dilimizi fakirleştirmeden modernleştirebilseydik eğer... Her neyse, mücerret: soyut, abstre anlamına gelir... Ne zaman ki vakti gelir, yakınlarda birine denk düşer ve işte o zaman kokusu duyulur ölümün. Uzun süre havasız kalmış bir odanın içi gibi koyu, tozlu ve ağırdır bu koku ve siner adamın üstüne...
“Ölüm, hayat enerjisinin bitmesi demektir. Radyonun fişini çekerseniz, müzik biter. İşte ölüm tıpkı böyledir. Bir gün, bir yerde fiş çekilir ve doğduğunuzda bağlanan enerji cereyanı kesilir. Hayat bitmiştir!”
“Unutmak, yanlışları tekrarlatması bakımından sakıncalıdır. Aptallar, unuturlar. Unutmak cahilliğe yol açar. Kinciler, unutmaz ve bilgilerini kendilerini de yok edecek yönde harcarlar. Akıllılar, unutmayan ama bilgilerini kendileri ve idealleri için olumlu enerjiye çevirebilenlerdir.”