Ölmek hiçbir şeydi. El Sordo’nun ne ölümle ilgili bir korkusu, ne de kafasında ölümle ilgili bir görüntü vardı. Ama yaşamak, bir tepenin yamacında rüzgarda salınan bir buğday tarlasıydı. Yaşamak, gökyüzünde dolanan bir atmacaydı. Yaşamak, tahılın savrulduğu, samanların uçuştuğu harman yerinde, tozlar içinde duran toprak testideki suydu. Yaşamak, bacaklarının arasındaki bir attı ve bacaklarından birinin altındaki karabinaydı, bir tepeydi, bir vadiydi, vadinin uzak kıyısında, kenarında tepelerin ötesindeki ağaçların uzandığı bir dereydi.
Ölümden korksun ya da korkmasın, insanın öleceğini kabullenmesi kolay değildir.
(…)
Bu konuda kendisiyle şakalaştı ama gökyüzüne ve uzaktaki dağlara bakıp şarabı yudumladığında, ölmek istemedi. İnsanın ölmesi gerekiyorsa, diye düşündü, ve besbelli ki gerekiyor, ölebilirim. Ama ölmekten nefret ediyorum.
Kadın kocasının ayakkabılarına dikkatle baktı. "Bu ayakkabılar atılacak duruma gelmişler," dedi. "Sen ruganlarını giy yine."
Albay kendini üzgün hissetti.
"Bir yetimin ayakkabılarına benziyorlar," diye itiraz etti. "Ne zaman onları giysem kendimi yetimhane kaçağı gibi hissediyorum."
"Biz de oğlumuzun yetimleriyiz," dedi kadın.
“Öyleyse eğer yaşam, yetmiş yılını yetmiş saate değiştiyse, artık böylesi bir değere sahibim ve bunun farkına varacak kadar şanslıyım. Ne uzun zaman, ne ömrümüzün geri kalanı, ne de bugünden sonra yoksa; yalnız şimdi varsa; şimdiye şükretmeli, ben de bundan memnundum. Şimdi, ahora, maintenant, heute. Şimdi, tüm dünyayı ve bütün hayatını ifade etmek için fazla komik bir kelime.”